--> MUHACİRİN SİTESİ"Bütün hakları saklıdır.İktibas edilen yazılar,resimler ve kopyalar uyarıldığında derhal silinir. Düzenleyen:M.H.



Bugün:
Ana Sayfa || E-Mail
>

***Balkan suyu içmişler***

SELAM OLSUN ECDADIMIN DOĞDUĞU TOPRAKLARA...GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN ,GELECEĞİNİ BİLEMEZ. Bizlerde atalarimiz Rumeli Turklerini daha iyi tanimak icin çıktığımız yolculukta sizleri de yanimizda gormekten mutlu olacağız... M.H.

« Önceki |

9/4/2009

Muhacir? [

Muhacir? [

Selanik Muhacirleri vapurla yolculuk esnası 

 

 

Muhacir :   Lozan’da Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan anlaşmaya göre her iki ülke karşı ülkeyle bir nüfus mubadelesinde  ( değişimi)  bulunacaklardı.

Türkiye’deki ermeni ve Rumlarla Yunanistan da bulunan Türk Müslümanlar değiştirilerek her iki ülkenin vatandaşları kendi ülkelerinde ikamet edecektir.

Bu değişim sonucu Türkiye’ye getirilen Türk Müslümanlara muhacir ( mubadil) denilmektedir. Daha sonra göç ederek gelenlerede göçmen denilmektedir.

Muhacirlerin aslı  Karamanoğlu Beyliğine dayanmaktadır. Osmanlı’nın Türkleştirme Politikası ( sınır, uç bölgelerin güvenliği için  seçkin Türk Ailelerin sınır bölgelere yerleştirilmesi ) sonucu  Muhacirlerin Selanik civarlarına kadar gittikleri Tarihi belgelerde mevcuttur.
 Muhacirlerin Yunanistan’dan  gelmeleri kolay olmamıştır. Birçok işkenceye maruz kalmışlar, malları yağmalanmış,  canlarını zor kurtarmışlardır.
  Düzeni bozulan insanlar birçok zorlukla mücadele etmişlerdir.

Bazı aileler  İzmir’e  ve çevre illere  yerleşmişler. Bazı aileler ise Konya’ya yerleşmiş . Antalya, Mersin (içel) dolaylarına  gelen aileler buraların sıcak olmasından ve içel bataklığındaki sıtma hastalığından   birçok kişi hayatını kaybetmesinden;   oralarda da barınamayarak iç bölgelere doğru geçmiş ve   Nevşehir, Niğde, Kayseri ve civarlarına yerleşmişlerdir.  
 Hazır düzenlerini bırakarak gelen muhacirler yerleşmekte ve düzen kurmakta birçok sıkıntıyla karşılaşmışlar.

Bizim aile (Selanik Kozana muhacirlerinden ) Kayseri civarlarına gelmiş ve yerleşmişlerdir. Atatürk’ün emriyle ( Lozan Antlaşmasıyla sabittir)  muhacirlere  mal mülk edinme konusunda yardımcı olunmuş, Ermenilerden kalan çeşitli araziler, bağlar vs. tahsis edilmiştir.

 

5/10/2008

BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞININ TARİHİ

BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞININ TARİHİ
BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞININ TARİHİ

Balkanlardaki Türk varlığının başlangıcı, genel kanının aksine, Osmanlı döneminden çok öncelere dayanır. İlk olarak Hun Türkleri'yle başlayan bu mevcudiyet, Orta Asya'dan göç eden çeşitli Türk boylarıyla devam etmiştir. Bu topluluklar bölgenin kültürel gelişimine büyük katkıda bulunmuş ancak büyük çapta asimilasyona uğramışlardır. Örneğin Volga boylarında yaşayan ve Türkçe konuşan Bulgar Türkleri, Slavların içinde asimile olmuş ve bir Slav topluluğu olarak anılmışlardır.


Balkanlar'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi, bölgede yeni ve parlak bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yaklaşık 500 yıl süren bu iktidar döneminde bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı büyük bir gelişme göstermiştir. Günümüze kadar ulaşan kültür mirasının büyük bir kısmı bu dönemde inşa edilmiştir. Yine bu dönemde Türkler, Balkan topraklarında yaşayan çeşitli topluluklarla köklü bağlar kurarak bölgedeki Müslüman-Türk varlığını kalıcı hale getirmişlerdir.

Her dönemde büyük bir stratejik öneme sahip olan Balkanlar, Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da bu önemini korumuş ve Türk dış siyasetinde önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu tarihten itibaren bölgede yaşayan Müslüman-Türk topluluklar açısından yeni ve zorlu bir dönem başlamıştır. Etnik kökenlerinden veya dinlerinden dolayı uygulanan baskılar ve göçlere rağmen varlıklarını muhafaza etmeyi başaran bu soydaş ve dindaşlarımız, günümüzde kısmen de olsa bazı sıkıntıları aşmış ve yeni imkanlar elde etmişlerdir. Şimdi, Balkanlar'daki Müslüman-Türk varlığının bu uzun tarihini daha yakından inceleyelim.

1.1.Osmanlı'dan Önceki Dönem

Hazar denizinin kuzeyindeki steplerde hüküm süren Hun Türkleri, Balkanlar ve Avrupa'ya ilk ayak basan Türkler'dir. 4. yüzyılın başından itibaren batıya doğru ilerleyen Hunlar, 376 yılında Volga nehrini geçerek Balkanlar'da yerleşmeye başlamıştır. İlerleyen yıllarda Hun İmparatoru Attila liderliğindeki ordular Fransa ve İtalya'ya kadar ulaşmışlardır. Ancak bu ilerleyiş uzun sürmemiş, Türk boyları kısa süre içinde eski etki ve güçlerini kaybetmişlerdir. Özellikle Slav göçlerini takip eden dönemde Türk boyları bölge halkının arasında asimile olmuştur.

Türkler'in Balkanlar'la olan ilişkisi Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu İmparatorluğu dönemlerinde de devam etmiştir. Bölgede Müslüman toplulukların oluşumu da bu dönemde başlamıştır. Özellikle II. Keykubat zamanında Bizans yönetimiyle iyi ilişkiler kurulmuş, Dobruca bölgesine Sarı Saltuklu Türkleri yerleştirilmiştir. Bu Müslüman Türk gruplar bulundukları bölgede İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Saltukname adlı ünlü eser bu çalışmaları konu edinmektedir

13. yüzyıla kadar Balkanlar'da yaşayan Türk toplulukları burada Orta Asya'dan getirdikleri kültüre ait derin izler bırakmışlardır. Yapılan arkeolojik kazılarda Hunlara ait kazan, kupa, tas, deri aksesuar gibi çeşitli gündelik eşyalar ve silahlar bulunmuştur.2 Özellikle Bulgaristan'da yaşayan ve "Eski Bulgar Türkleri" olarak adlandırılan gruplar zengin bir edebiyat mirası bırakmışlardır. Ponta Bulgarları, Gagavuz Türkleri, Kuman ve Kıpçaklar Türk folklorunu bu bölgede yaşatmış ve yaygınlaştırmışlardır.

Kısacası Türkler, Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim olmadan çok önce Balkanlar'a yerleşmiş ve bölgenin etnik, sosyal ve kültürel yapılanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu etki bölgenin adetlerine, geleneklerine ve hatta yemeklerine kadar günlük yaşamın bütün alanlarına yansımıştır.

Balkanlar'da gerçek anlamda Müslüman-Türk varlığının doruk noktasına ulaşması ise 13. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun fetihleriyle gerçekleşmiştir.

1.2. Osmanlı Döneminde Balkanlar

13. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasıyla Anadolu'da birçok beylik kuruldu. Bunlardan biri olan Osmanlı Beyliği, kısa bir süre içinde Eskişehir, Bilecik, İnegöl ve Bursa'yı fethederek Osmanlı Devleti'ni kurdu ve Anadolu'daki otorite boşluğunu doldurdu. Aynı dönemde, Moğol baskısından kaçan Türkmenlere de kapılarını açan Osmanlı Devleti, 14. yüzyıldan itibaren Batıya doğru fetihler yapmaya başladı.

Osmanlı Ordusu 1321 yılında Mudanya'yı alarak Rumeli topraklarına ayak bastı. 1345 yılında Karesi Beyliği'nin fethiyle Rumeli'ye geçiş kolaylaştı. Bu tarihten itibaren Türkmenler, başta Trakya olmak üzere Balkan topraklarına yerleştirilmeye başlandı.


1352'de, tahtı ele geçirmek için Osmanlılardan yardım alan Bizans İmparatoru Kantakuzenos, bu yardımın karşılığı olarak Çimpe kalesi ve çevresini Orhan Gazi'ye bıraktı. Bu bölge, Süleyman Paşa'nın önderliğinde Balkanlar'a yayılmak için önemli bir üs olarak kullanıldı. Anadolu'dan getirtilen kuvvetler bu bölgeye yerleştirildi ve Osmanlı'nın Rumeli'deki varlığı kalıcı hale getirildi. Dönemin tarih kayıtlarına göre başta Bolayır ve Malkara olmak üzere, bölgede, Bulgurlu, Esendük, Şeyh Halil, Kara Ahi gibi Türkçe isimler taşıyan çok sayıda köy ve yerleşim yeri kurulmuştu.

1361 yılında Edirne'nin fethi, Balkanlar'da Osmanlı için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kısa süre sonra devletin merkezi buraya nakledilmiş ve fetihlere ağırlık verilmiştir. Bu fetihlerde özellikle Evrenos Gazi, Hacı İlbeyi gibi akıncı beylerinin çok önemli faaliyetleri olmuştur.

I. Murat, 1363 yılında Filibe'yi fethetmiş ve Türkmen göçünü hızlandırmıştır. Bizans topraklarının fethedilmesi üzerine Papa'dan yardım isteyen Bizans, bir Haçlı ordusu kurulmasına ön ayak olmak istemiş ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 26 Eylül 1371'de yapılan savaşta Sırplar yenilgiye uğratılmış, bu sayede Batı Trakya ve Makedonya'nın yolu açılmıştır. Bu dönemde Vardar'ın doğusu ele geçirilmiş, 1372'de Selanik önlerine gelinmiştir. Daha sonra sırasıyla Sofya, Manastır, Pirlepe, Ohri ve 1386'da Sırbistan'ın anahtarı olan Niş, 1389 ise Sırbistan fethedilmiştir. 1392 yılında Üsküp'ün ele geçirilmesinin ardından bu şehir ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin en önemli uç merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1430 yılında Selanik'in fethinden sonra Semendire de Osmanlı topraklarına katılmıştır.

1448 yılında II. Kosova Savaşı'nın kazanılması, Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetini güçlendirmiştir. 1453 yılında İstanbul alınmış ve Fatih Sultan Mehmed döneminin sonuna gelindiğinde Yunanistan, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna dahil olmak üzere Balkanlar'ın neredeyse tamamında hakimiyet kurulmuştur. 1521 yılında Sultan Süleyman Belgrad'ı ele geçirerek Macaristan'a giden yolu açmıştır.

Osmanlı Devleti'nin gerçekleştirdiği bu büyük çaplı fetihlerin ardından, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk nüfusu oluşmuştur. Sadece Müslüman ve Türk gruplar değil, hakimiyet altında olan bütün Balkan ulusları, Osmanlı yönetimi altında parlak bir dönem geçirmişlerdir. Osmanlı'nın adil bir yönetim uygulaması, halkın dinini, malını, canını, namusunu güvence altına alması, hakim olduğu bölgelerde imar çalışmalarına önem vermesi farklı halkların barış içinde birarada yaşamasını sağlamıştır.


İstanbul'un Fethi


Bu mutlu dönem, 19. yüzyılın başından itibaren yerini karmaşaya bırakmış, ulus devletlerin kurulmasına kadar geçen süreçte büyük savaşlar yaşanmış, büyük can ve mal kaybı olmuştur. Çeşitli ideolojik-etnik çatışmalar sadece Müslüman-Türk grupları değil, Balkanlar'da yaşayan birçok ulusu olumsuz yönde etkilemiş, önemli yaralar açılmasına sebep olmuştur.

Fransız İhtilali'ni takip eden dönemde, aşırı milliyetçilik akımlarının etkisi altına giren Balkan ulusları, Osmanlı yönetimine karşı, peş peşe isyanlar başlatmış ve kendi ulus devletlerini kurmuşlardır. Bu dönemde, tersine bir göç yaşanmış, Balkan Türkleri'nin büyük bir kısmı Anadolu'ya dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak bütün bu göçe rağmen, Balkanlar'da hatırı sayılır miktarda Müslüman-Türk nüfusu kalmış, bu gruplar Anavatan'la olan bağlarını koparmamışlardır. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra da Balkanlar ve Balkan Müslüman-Türk halkları, Türk dış politikasının en önemli konularından biri olmuştur.

1.3. Osmanlı Yönetim Anlayışı

Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki halklara iyi davranmış, onların haklarını yaşadıkları yerlerde korumuştur. Bu bölgelerin yerel askeri güçleri, Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilmiş ve daha sonra sancaklarda Hıristiyan tımar erleri olarak görevlendirilmişlerdir. "İstimalet" adı verilen bu uzlaştırıcı politikaya göre, bölge halkının gönlü kazanılmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetimin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yine aynı politikaya uygun olarak yerel halka karşı şefkatli bir üslup kullanılmış, asla baskıcı ve zorlayıcı bir politika izlenmemiştir. Özellikle dini Ortodoks olan Rumeli halklarını, dönemin Katolik Kilisesi'nin baskısından kurtarmaları, Türkler'in kurtarıcı olarak tanınmalarını sağlamıştır.

Osmanlı'nın bölgedeki farklı etnik kökene ve dine sahip olan halklara gösterdiği hoşgörü ve adalet, bu milletler tarafından da ifade edilen bir gerçektir. 12 Şubat 1867 tarihli bir metinde, Bulgarların 500 yıllık Osmanlı idaresi boyunca ne kadar huzurlu ve güvenli bir hayat yaşadıkları, benzer bir ortamı dönemin diğer milletlerinin idaresinde bulmalarının mümkün olmadığı şöyle ifade edilmektedir:

Bulgar Milleti kulları beş yüz seneden beri Osmanlı idaresi altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal, can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten aynı nisbette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele edilmiştir.


Osmanlı Devleti dünya tarihinin en uzun ömürlü ve en büyük devletlerinden biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine etkili ve görkemli kılan, (üstün askeri gücünün yanı sıra) idaresi altındaki milletlere tanıdığı haklar ve yöneticilerinin adalet, hoşgörü gibi güzel özellikleridir.


Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri dönebilmek için padişaha yazdıkları mektup, Osmanlı'nın Balkanlar'da inşa ettiği nizamı ifade eden bir başka örnektir:

Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan Bulgar hemşehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.

Osmanlı İmparatorluğu'nun gayrimüslimlere olan hoşgörüsü, ilerleyen yüzyıllarda da sürmüştür; İspanya'daki Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Bu hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıdır. Allah Kuran'da Müslümanlara; Kitap Ehli'ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmiştir:

İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46

Bu şuurla hareket eden Osmanlı yöneticileri, tüm tarihçilerin kabul ettiği örnek bir hoşgörü sergilemişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerdeki halkın sıkıntılarının giderilmesi, Osmanlı'ya duyulan sempatiyi de artırmıştır. Yine bu bölgelerde Hıristiyanların örflerine ve idare şekillerine de dokunulmamıştır. Dahası Osmanlı yönetimi halkın önceki yönetime ait vergi yükünü azaltacak düzenlemeler yapmış, keyfi uygulamalara son vermiştir.

Bu dönemde, Osmanlı Devleti sistemli bir iskan politikası uygulamış ve uzun yıllar boyunca Anadolu'dan Balkanlar'a yapılan Türkmen göçleri sayesinde, başta Rumeli olmak üzere Balkanlar'ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline gelmiştir. Bu göçlerle ilgili olarak birçok tarihi kayıt bulunmaktadır. Osmanlı tarihçisi Mehmet Neşri'nin düştüğü kayıtlardan biri şu şekildedir:

…Süleyman Paşa Rum-iline geçti, evvel atası Orhan Gazi'ye haber gönderdi. "Kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu, küffarın gayrette zebunluğu vardır", dedi. Ve "bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok adam gerek, lütf edip yarar yoldaş gönderesiniz", dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi vilayetinde göçer Arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp Rum-iline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevahisinde sakin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilayetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazaya meşgul oldular…

Bu göç hareketi daha çok şimdiki Bulgaristan yönünde gerçekleşmiş, Varna'dan Tuna'ya uzanan bölgede çok sayıda Türk yerleşim bölgesi kurulmuştur. Bir çeşit tapu-kadastro defteri olan "mufassal tahrir defterleri"nin kayıtlarında bu köyler Türkçe isimleriyle ayrıntılı olarak belirtilmiştir.


Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki bölge halkının gönlünü kazanmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetiminin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanımıştır.


Özellikle Yıldırım Beyazıd döneminde göç hareketi hızlanmış, bölgeye yapılacak yerleşimlerde büyük teşvikler uygulanmıştır. Bu çerçevede göçerlere zengin topraklar, aşiret olarak göçenlere yurtluk, tımar gibi ayrıcalıklar sağlanmıştır. 15. yüzyılda, Trakya, Bulgaristan ve Makedonya tamamen Türk hakimiyeti altına girmiştir.

Bu dönemde yerel halk arasında İslamiyet yayılmaya başlamış, Hıristiyan köylerinde yaşayan ve İslam'ı seçen köylüler, nüfus kayıtlarına baba adlarını Abdullah olarak düşmüşlerdir.9 Bir süre sonra, Serez, Filibe, Babadağ, Elbasan, Saraybosna, Silistre, Üsküp, Priştine, Kırçova, Gostivar ve Kalkandelen gibi önemli yerleşim yerleri birer Türk şehri haline gelmiş, bu şehirlerde yaşayan gayrimüslim halkın büyük bir çoğunluğu İslam dinine geçmiştir.10 16. yüzyılda Üsküp ve Manastır nüfusunun % 65-70'i, Niğbolu ve Tırnova'nın % 50'si, Vidin, Sofya ve Filibe'nin % 70'i Müslümanlardan meydana gelmiştir.

Osmanlı yönetimi, bu bölgelerde iskanla birlikte imar çalışmalarına da önem vermiş, Balkanlar baştan sona han, hamam, cami, köprü, medrese gibi Osmanlı eserleriyle donatılmıştır. Bu huzur ve refah dolu dönem 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.

alıntı....http://www.facebook.com/note.php?note_id=15825013179
--------------------------------------------------------------------------------

1 Balkanlar'daki Türk Kültürünün dünü-bugünü-yarını, Uludağ Üniversitesi yayınları, Hazırlayan: Hasan Basri Öcalan, s.145-146
2 Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001, s.137
3 Halil İnalcık, Osmanlı, Cilt I, Ankara 1999, s.64
4 H.A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, s.112
5 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89
6 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 79
7 Halil İnalcık, “Rumeli” Cilt IX, s.760
8 Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma I, Ankara 1987, s.182-183
9 Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, İstanbul 1993, s.20
10 Hasan Kaleshi, “Türkler'in Balkanlar'a Girişi ve İslamlaştırma”, 1981, s.190-192
11 Balkan Türkleri, Asları, Ankara 2003, s.15

6/9/2008

Yunanlı mübadillerin torunları 'Eskiköy'de atalarının iz

 

 Yunanlı mübadillerin torunları 'Eskiköy'de atalarının izini sürdü

Yunanlı mübadillerin torunları 'Eskiköy'de atalarının izini sürdü
Aile büyükleri yıllarca 'Eskiköy'de (Yoranda) yaşadıktan sonra mübadeleyle göç eden Yunanlılar, bu toprakları görmek için Didim'deydi. FOTOĞRAF: YONCA CİNGÖZ
07/04/2008 (1630 kişi okudu)

 

YONCA CİNGÖZ (Arşivi)

DİDİM - "Dedem evini bir daha göremedi, ama bana vasiyet etti. 'Git, evimizi ve arkadaşım Mehmet'i bul' dedi. Ben de gelip buldum." Bir tren firmasında yönetici olan Aris Kotsas, yıllar önce Lozan mübadili olan dedesinden duyduğu bu dileği onun ölümünden sonra yerine getirmiş. O, yıllardır mübadil büyüklerinin anlattığı uzak ama büyülü bir ortak tarihin peşinden koşan genç Rumlardan biri.
Didim Belediyesi, 1907'den sonra savaş ve mübadeleyle, Eskiköy'deki evlerini gözyaşlarıyla bırakıp göçen Rumları ve ailelerini üçüncü kez ağırlıyor. Yüzyıllarca birlikte yaşadıkları Yoranda'yı (Eskiköy) birlikte terk eden yaklaşık 1000 kişi, Yunanistan'ın Kavala şehrinde yerleştikleri bölgede Neo Yoranda (Yeni Yoranda) ismiyle köy kurup ortak geçmişlerini yaşatmış. Bir kısmı ömürlerinin son yıllarında evlerini gelip bulabilmiş, diğerlerinin vasiyetleriniyse çocukları ve torunları yerine getiriyor.
Lozan sonrası göçen ailesinin hikâyesini, "Ayrıldıklarında dedem 20, büyükannem 10 yaşındaydı" diye anlatıyor Kotsas. "İlk kez 1992'de gelip dedemin arkadaşı Mehmet'i buldum. O zamandan beri geliyorum."

'Dede, biz Yunan mıyız?'
Grubun çoğu, Didim'e önceki ziyaretlerinden aşina. 13 yıldır düzenlenen Didim Barış Şenlikleri'nde her yıl birçok Yunan'ı konuk eden Didim Belediyesi, üç yıldır da Eskiköylü mübadil ailelerini köylerine götürüp evlerini bulmalarına yardım ediyor. Belediye Başkanı Mümin Kamacı'nın çabalarında kendi hikâyesinin de etkisi büyük: "Dedemin nüfusu Pravişta'da kayıtlıydı. 'Biz Yunan mıyız?' diye sordum. 'Hayır, Türk'üz. Konya Karaman'dan göçmüşüz, mübadeleyle geri gelmişiz' dedi. Neo Yeroda dernek başkanı Yorgo Kritikos'la tanıştım ve yardımıyla Yunanistan'a gidip bizim köyü bulduk."

'Hani benim kimsem yoktu?'
Ziyaretçilerine rehberlik eden 70 yaşındaki Bilan Türkoğlu'nun da ailesi Girit'ten Söke'ye göçenlerden. Ailesinden öğrendiği Rumcayı Türkçe kadar iyi konuşuyor. Ailesinin göç anısını şöyle aktarıyor: "Herkes geri döneceğiz diyerek gitmiş. Dedem giderken 13 yaşındaki amcamı 'Sen burada kal, malımıza göz kulak ol' diyerek adada bırakmış. 60 yıl sonra gidip buldum. Bir Rum ailesi evlat edinmiş, çoluk çocuğa karışmış. Karşılaştığımızda sarıldı bana, meydanda, 'Hani benim kimsem yoktu? Bakın, bakın, yeğenim var!' diye bağırdı."
Annesinin evini bulmaya gelen 67 yaşındaki emekli öğretmen Maria Sinani'nin de köye ilk ziyareti. Sinani ve Aris Kotsas evlere bakarak sohbet ediyor. Sinani Kotsas'ın anneannesinin evini hatırlayınca akraba oldukları ortaya çıkıyor. Yunanistan'da, yakın yaşadıkları halde birbirlerini tanımayan ve Türkiye'deki arayışları sırasında akraba olduklarını keşfeden böyle pek çok insan var.
Eskiköylü mübadil çocukları Didim'de bu yıl sevindirici bir gelişmeye de şahitlik ediyor. Eskiköy ile Yeni Yoranda köyünün bulunduğu Hrisopoli beldesi, 'kardeş şehir' ilan edildi. Kamacı, Rumlara yıllar içinde birçoğu büyük yıkıma uğramış evlerini eski haline getirme sözü verdi.
Köyde 1920'lerde bulunan 150'den fazla ev Rumlardan gelecek fotoğraf ve belgelerle belirlendiğinde, Eskiköy topyekûn bir restorasyon ve yeniden inşa sürecinden geçerek eski görünümüne kavuşturulacak.

__._,_.___

27/6/2008

Eski mektuplardan

Eski Mektupları Karıştırırken Buldum ve gercekten o günlerdeki durumu anlatıyo yanlız yollayan belli değil yani anonim ve paylaşiim de baska kişilere de ulaşsın istedim





1.sayfa

Dostlar Bulgaristan da mumun kalmamış,
Macurların benizi sararmış,
Dövülüp Sövülmüş kemer vurulmuş,
Canını kurtarıp giden macurlar,
Şumnu pazar Yanında savaş başladı,
Türk Halkımız pek haşlandı,
Genç ve ihtiyar dedediler kurşulandı,
asfalt yolları türk kanıyla boyandı,
Zorla akan kanlar çabuk yıkanmaz,
ayağına kurşun girmiş kimse çıkamaz,
doktorlar der bize izin yok,
biz çıkarmayız aka aka kanları bitip giden şehitler,
Kimisinin kolları kırık,
Kimisinin arkası çürük,
Çıkmış yollara çoluk çoluk ,
Canlarını kurtarıp giden macurlar.

2.Sayfa

Evlerinde döşeli kilim ve halı var,
ne yazıki hepsini bırakıp gidiyorlar,
Kan ağlıyor yürekleri ana ve bacılar,
Çeyizini Bırakmış gidiyor gelin ve kızlar,
Ellerinde var ekmek çantası,
yemek içmek istemez var can sıkıntısı,
yüreklerinde var vatan duygusu,
vatan uruna giden vatan macurlar,
Rusçuk garasında kalabalık var,
macur olup giden müslüman kullar,
gözleri ardında kalan garip analar,
geçirmeye gelmez asker olanlar,
Kara vagonlar garaya geldi
türk miletin yüzüne bir ateş indi
yarısı başın vagona bindi
yarısı geriye çevrildi
Türk milletinin yazısı böylemiydi ?


yazan:Anonim
düzenleyen:Hasan Kahraman

14/6/2008

Karaman'dan Kavala'ya bir göç Hikayesi 6 Gün, 17 Saat ön

Karaman'dan Kavala'ya bir göç Hikayesi 6 Gün, 17 Saat önce Karma: 0  
Yüzyıllar önceydi
Çadırlar, sürüler, atlar ve Anadolu
Kara Bizans getirilince dize
Yurt olmuştu bu topraklar bize
Beyliğimiz Karamanoğlu
Türkmenlerden kurulmuş bir ordu
Rakibi yine Türk Osmanlı
Karaman’da bitince beylik
Göç yolları göründü
Çadırlar yüklendi
Sürüler yola koyuldu
Elveda Anadolu
Fethedildi bereketli Rumeli toprakları
Selanik, Üsküp, Yanya, İşkodra, Manastır'ı
Yoktu Oğuz'un önünde bir güç
Ta Viyana’ya kadar sürdü bu göç.

Türk, Bulgar, Rum, Arnavut, Sırp
Osmanlıydılar nihayetinde
Yan yanaydı kiliseyle cami
Selanik’te tıpkı İzmir gibi
Önce çeteler bitti yerden
Avrupalı karışır oldu her işe
Osmanlı gidecekti akla konmuştu bir kere
Koca Balkan eridi azar azar
Mahzun kaldı Selanik, Üsküp, Mostar.

Yeniden yola çıktı Oğuz'dan arda kalan
Malı mülkü hep edildi talan
Sürüleri geride bıraktılar bu kez
Son kez evine baktı bir çift yaşlı göz
Çoluk çocuk kocamış nineler
Umutlarını Rumeli’nde gömdüler
Yeni bir hayat, yeni umutlar aramaya
Beşyüz yıl sonra Anadolu’ya geldiler.

Şimdi o şehirler Balkanlarda
Hüzünlenir doğudan esen rüzgarlarda
Selanik’te Yanya’da Kavala’da
Sustu Türkçe, duyulmaz ezan
Fatihlerin sessiz ruhlarıdır orada kalan.

Gelenlerin yüreği Balkanda gömülüdür
Hasretle yanarlar o gün bugündür
Anadolu’da her köşede bir Rumeli durur
Gömülü yürekler bir gün yeniden
Acaba neden olmasın diye vurur durur...

17.11.2007

Mahmut Çuhadar

--------------------------------------------------------------------------------
Bu şiirin hikayesi:

1924 yılında Lozan Mubadelesiyle Anadolu'ya gelen yürekleri hep oralarda kalan yaklaşık altıyüz bin mubadil için yazılmıştır.

14/6/2008

Çok güzel bir Söyleşi paylaşmak istedim;

Çok güzel bir Söyleşi paylaşmak istedim;

éNASLİÇ’TEN MÜBADİL NADİRE TUNÇ İLE SÖYLEŞİ*
(Nadire Tunç, 1326 (1 Temmuz 1910) Nasliç doğumlu. Baba adı Osman, ana adı Zehra. Çatalca-Ovayenice nüfusuna kayıtlı Nadire Tunç Bu söyleşiyi Mayıs 2005’te kızının yanında Silivri-Celaliye köyünde yapıyoruz.)

Nadire Tunç: N.T.
İhsan Tevfik Kırca: İ.T.K.

N.T. : …Bizim oralarda Lapşişt köyü (www.fallingrain.com adlı siteden ve bazı haritalardan incelediğimde köyün adının Lafçişte olduğunu ö
ğreniyorum.) vardı. (Bu köyün insanları daha sonra Çatalca’ya yerleşti. Köy aslında kasaba gibiydi ve Çatalca kadar yüksekti.) Bir Vaypis (Vaypes) köyü vardı, Cenuş Köy, Bubuş Köy (Buboşta), bu tarafta Vrungista, Hurpişte…

İ.T.K. : Sizin köyün adı neydi?

N.T. : Bizim köyün adı Piluri.(Pilori) Ondan aşağıda Lay Köy (Laya) vardı, daha sonra Lapşişt (Lipsista-Nasliç, şimdiki Neapoli) sonra Vaypes vardı. (Nadire Teyzenin aşağı dediği köyler kendi köyü olan Piluri’den yukarıya kuzey yönüne doğru olan köyler ve Nasliç merkezdir.)

İ.T.K. : Nadire Teyze, köy nasıldı, dağlık mı, düzlük mü? Nasıl bir yerdi? Biraz anlatır mısın?

N.T. : Aynı Celaliye gibi. Ama deniz yoktu, orman vardı. Çeşit çeşit yemişlerin olduğu ağaçlar, bahçeler, tarlalar vardı. Bizim çok tarlamız vardı. Babam çok zengindi. Üç çift beygirimiz vardı. Koyunlar ise sayılamazdı. Keçiler sayılamazdı. Atatürk geldi ve bizim hayvanlarımızı, yerimize gelecek olan Rumlara vereceğimizi söyledi. Atatürk: “Ben sizi İstanbul’a getireceğim, Rumlara verdiğiniz malı mülkü size orada vereceğim” dedi. “Peki efendim.” dedi babam.

İ.T.K. : Atatürk öyle dedi, evet… Mübadil olacağınızı söylemiş size.

N.T. : Birçok zengin vardı ama benim babam diğerlerinden daha zengindi.

İ.T.K. : Çiftçilik mi yapıyorlardı? Ne ekip biçerlerdi tarlalara? Buğday, arpa?

N.T. : Her şey.

İ.T.K. : Ne mesela?

N.T. : Buğday, arpa, mısır, yulaf ekiyorlardı daha çok. Bostanlar vardı. Tarlası dere yanında olanlarda her yemiş yetişiyordu. Biber, domates, her şey…

İ.T.K. : Üzüm yetiştiriliyor muydu?

N.T. : Babamın iki tane bağı vardı. Biri karşıda ta oraya kadar… (Celaliye’de kızının yanında oturduğu evin penceresinden gülümseyerek uzakları işaret ediyor.) Biraz yüksekti. Bağın yanındaki tarlaya nohut, mercimek ekerdik.

İ.T.K. : Üzümden şarap da yapıyorlar mıydı?

N.T. : Yapıyorduk, her şeyi yapıyorduk ama babam içmiyordu.

İ.T.K. : Anladım, evet.
N.T. : Misafir geldiğinde rakı, şarap yapıp sofraya koyuyorlardı, yeyip içiyorlardı. İçtikten sonra sarhoş olurdu (dayısını kastediyor). Sonra oynamaya başlardı. Dayım çok şarkı biliyordu. Rumca ama. Ne zaman başlardı: … (Burada Rumca iki şarkı söylüyor Nadire Teyze.)
İ.T.K. : Hangi halk oyunlarını oynuyorlardı? Adlarını biliyor musun Nadire Teyze? Mesela Peresayna oynarlar mıydı?

N.T. : (Gözleri ışıldıyor Nadire Teyze’nin ve hiç cevap vermeden başlıyor Peresayna’yı söylemeye. Herkes duygulanıyor. Hem içini çekiyor hem söylüyor Nadire Teyze.)

İ.T.K. Nadire Teyze Atatürk’ten söz açılmıştı biraz önce? Başka konuya geçildi. Biraz söz eder misin Atatürk’ten?

N.T. : Atatürk diyorum. Buraya geldiğimizde (Mimarsinan’da) beni gemiden (vapurdan) aldı. Hastaydım. Çok hasta olmuştum. Bizi evimizden ayırdıkları için sıkıldım, hasta oldum. Atatürk rahmetli, beni kucağında taşıdı.
-------------------------------------
N.T. : …Vapurla Selanik’ten gelmeden önce köyde oturan gavurlarla çok iyi geçiniyorduk.
(Burada Nadire Teyze’nin ‘gavur’ sözcüğünü kötü anlamda, hakaret amaçlı olarak kullanmadığını, çok sevdiği bir Rum komşu için kullandığı: “Çok iyi gavurdu.” ifadesinden de anlıyoruz. Bir alışkanlık olarak diline bu şekilde yerleşmiş bir sözcük.)

İ.T.K. : Köyde Rumlar da vardı, karışıktı değil mi?

N.T. : Kardeş gibi geçiniyorduk. Bir Huşa adında adam ve Vespu adında karısı vardı. Çok iyi geçiniyorduk. (Buraları pek anlaşılmıyor. Muhtemelen köyleri karışık değildi, komşu köylerdeki Rumlarla olan ilişkilerini anlatıyor.) O köye Rukko (Rusulo köyü olabilir.) derdik. Giderdik oraya, yemek yerdik, içerdik. Oradaki kadın benim saçlarıma pelik yapardı. Halamın evinin bizim eve uzaklığı Celaliye-Kumburgaz arası kadardı. Çok iyi geçiniyorduk.
---------------------------------------
N.T. : Selanik’ten vapura bindiğimizde çok kalabalıktı. Vapur çok büyüktü.

İ.T.K. : Vapurun adını hatırlıyor musun?

N.T. : Çok büyüktü, üç katlıydı. Karaya vardığında bir merdiven uzanıyordu dışarı. Atatürk beni vapurdan kucağında indirdi. Tam vapur kıyıya yanaştığında Mimarsinan’da…

İ.T.K. : Mimarsinan’a çıktınız yani o zamanki adıyla Kalikratya’ya?

N.T. : Evet, Kalikratya denirdi eskiden, şimdi Mimarsinan. (Burada daha farklı bir konuya giriyor, akrabalarından söz ediyor) Atatürk bize sordu -Allah rahmet eylesin.- Muhtar ve köyün önde gelenlerini çağırdı: “Gelin, bakın birçok köy var, gezin, hangisini beğenirseniz orada kalabilirsiniz.” “Peki” dedi muhtar, “Ben orada çok güzel yeni bir ev bıraktım, yeni ev isterim.” der. E, muhtar nereye isterse köy oraya gider değil mi?

İ.T.K. : Evet.

N.T. : Büyük ev isteyince muhtar, “Eğer büyük ev isterseniz, Boğazköy’e gideceksiniz” cevabını alır. Boğazköy nerede bilir misiniz? İstanbul yanında. Babam orda oturmayı istemedi. Atatürk: “Neden Osman Aga? Tarla isterseniz Muratbey’e.” İnsanlar dağılmaya başladı. Kimi Fener’e, kimi Çanta’ya, kimi Elbasan’a, kimi Çakıl’a. Herkes dağıldı sonra beğendiği yere.



İ.T.K. : Siz nereye geldiniz?

N.T. : Babam, Yeniköy’e gideceğini orada ablası, teyzesi olduğunu; oraya gidip onlara “Allahaısmarladık” deyip Muratbey’e geçeceğini söyledi. Ablamın kaynatası, babama: “Ne var Muratbey’de?” dedi. Babamı ikna ettiler. Yeniköy’e yerleştik. Çok rahattık, balık, deniz, tarla, orman vardı, kömür çıkıyordu. Memleketten daha güzeldi. Rahmetli abim gelmek istemiyordu. Ablam: “Baba nereye giderse oraya gidilecek!” dedi. Hepimiz Yeniköy’e yerleştik. Bize, Rumların bıraktığı güzel evlere yerleşin, dediler. Babam güzel ev aradı, ille de ahır olsun diyordu. Evin birinci katı tamamen ahırdı. İkinci katta biz oturuyorduk. Dışarıda kuyu vardı. Etrafı bahçe ve ağaçlarla çevriliydi. Ağaçlarda her türlü yiyecek vardı: badem, ceviz, dut, her şey vardı.

İ.T.K. : Peki Nadire Teyze, vapurda hiç ölen oldu mu?

N.T. : Bir dede öldü.(Burada iki ölüm anlatıyor). Bizi banyo yaptırdılar, Suadiye’de. O sırada bir erkek öldü oraya gömdüler. Vapurla gelirken, yaşlı biri başına güneş geçmesinden öldü, zaten hastaymış da, ben bilmem öyle dediler. Üstü battaniyeyle örtüldü kimse görmesin diye. Ama gördüler, bir demir bağladılar, denize attılar cesedi. (Burada bir müddet susuyor. Gözleri dalıyor Nadire Teyze’nin.)

İ.T.K. : Oradaki, Piluri’deki evi anlatır mısın? Tek katlı mı, nasıl bir evdi?

N.T. : Üç kat yoktu. Hep bir-iki katlıydı evler. Bizim evin pencereleri tahta kafesliydi, camı da vardı. Ev güzeldi. Mübadele olmadan Rum bizim evimizi istedi. Rum’un adı Hacistafi, on yaşında oğlu vardı. Karısının ismi Sayran’dı. Biz evi terk etmeden bizim evde oturmak istediler. Rum: “Bizden önce başkası gelirse bu evi bırakmaz. Siz korkmayın, ben Türk gibiyim. Size rahatsızlık vermem.” dedi. Sonra bizi çıkardılar Rumlar oturdu evimizde. Biz mandırada kaldık. Amcam ölmüştü. Her şey babama kalmıştı, yerimiz çok genişti. Evin yanında tarla vardı. Tarlada türlü türlü yemiş vardı. Armut, ayva, badem, erik, bardak eriği, çok çeşit armut vardı. Zaten ev güzel olduğu için o gavur bizim evde oturmak istedi.

İ.T.K. : Ne kadar bir arada oturmuştunuz Rumlarla?

N.T. : Altı ay oturmadık.

İ.T.K. : Siz köyden Selanik’e nasıl gittiniz?

N.T. : Diyorum ya, at arabalarıyla geldik.

İ.T.K. : Selanik’te kaç gün kaldınız?

N.T. : Bir iki gece oturmadık. Vapur yanaştı, biz de bindik. Hayvanları vinçle koyuyorlardı vapura. Millet yanına koyun, inek aldı. Ama babam, orada Atatürk bize her şeyi verecek diye bir şey almadı yanına. Fakat elalem aldı. On iki köyden fazlaydı vapurdaki insanların sayısı.

İ.T.K. : Oradaki malların karşılığını burada tam olarak aldınız mı?

N.T. : (Buraları oldukça karışık anlatıyor.). Her ailede tüm herkese topraklar eşit olarak dağıtıldı. Bize deniz kenarından arsa verdiler on iki dönüm. Altı kişiydik. Babam, annem, abim, kardeşim vardı (burada beş kişi sayıyor). Bize on iki dönüm yer verildi Yeniköy’de.

İ.T.K. : Doğup büyüdüğün Piluri’yi özlüyor musun teyze, arıyor musun memleketi?

N.T. : Aramıyorum. Neden aramıyorum? Damadım, Yunanistan’a gezmeye gittiğinde buraya cenazesi geldi. Şu an oradan nefret ediyorum. Damada gitme demiştim. Damat, babasının vasiyet ettiğini söyledi gitmek istedi. Karısı ve çocuklarını toplayıp gitti, öldü. Ankara’da çalışıyordu. Elbasanlı idi. Ama Ankara’da çalışıyordu. (Belli ki mübadele acısından yıllar sonra, babasının vasiyeti üzerine oralara giden damadını yine o topraklarda kaybetmiş olması çok dokunmuştu Nadire Teyze’ye.)

İ.T.K. : Yunanistan’daki Rumlarla araları nasıldı?

N.T. : Köydeki gavurlarla çok iyi geçiniyorduk. Askerler geldiğimiz zaman rahatımız bozuldu. Önce Atatürk savaştı onlarla, sonra gavurlar bizi kovaladılar. Rahmetli Bekir Usta savaşa gitmişti. Ama bizim oradaki Rumlarla iyi geçiniyorduk.

İ.T.K. : Onların Paskalya Bayramına gidiyor muydunuz?

N.T. : Buradaki panayırlar gibi oluyordu. Paskalya yapıyorlardı. Biz gitmiyorduk, babam gidiyordu. Yumurtaları boyuyorlardı alacalı oluyordu hepsi. Buradaki Çatalca Panayırı nasılsa orada da öyle eğlence vardı.

İ.T.K. : Kıyafetleriniz nasıldı?

N.T. : Şu an bizdeki kıyafetlerle aynıydı. Daha sonra kısa kollu çıktı. Fanila gibi, kendi makinemizle dikerdik, ‘setre’ diyorduk. Kırmızı fes takıyorlardı erkekler. Rumların giydiği ‘keplu’ydu. Şapka giyiyorlardı ama şapka demezlerdi, ‘keplu’ denirdi.

------------------------------------

İ.T.K. : Savaş buraya gelmeden önce oluyor. Göç 24’te değil mi?

N.T. : Ben yoktum savaş zamanında, sonra doğdum… (Aslında Balkan Savaşları sırasında 2-3 yaşlarında Nadire Teyze. Zaman kavramı doğal olarak zaman zaman kayıyor.)

(Çocuğunu anlatmaya başlıyor. Tek oğlu, 1998’de Pendik’te trafik kazasında hayatını kaybetmiş Nadire Teyze’nin. Ondan söz ederken çok üzgündü. Altı kızından söz ediyor.)

---------------------------------------

İ.T.K. : Köye eşkıya geliyor muydu? Köye zarar veriyorlar mıydı?

N.T. : Lapşişt’te varmış eşkıya, ben doğmadan önce, geliyorlarmış sık sık…

İ.T.K. : Peki, düğünler nasıldı orada?

N.T. : Büyük ağabeyim dul kadınla evlendi. Davul çaldırdı. Kimisi tria (üç), kimisi tetra (dört), kimisi pendi (beş) davul çaldırıyordu. Ağabeyimin düğününde bütün köyde çalındı.

İ.T.K. : Kına gecesi yapıyorlar mıydı?

N.T. : Kına gecesi yapıyorduk. Burada da öyle. Zaten salon yeni çıktı. Memlekette davulla yapıyorlardı. Gelini at üstünde getiriyorlardı.

İ.T.K. : İşte onları anlat, nasıl çeyiz hazırlarlardı?

N.T. : Vardı çeyiz. Bütün eşekler, atlar önceden yüklenirdi. Sonra, nasıl anlattıysam, işte bizim öküz arabasına çeyizleri koymuştuk. Davul çalarken kına yakardık eline, başına. Çok adetimiz vardı, bizim daha çoktu.

İ.T.K. : Düğün yemeği olarak ne yapıyorlardı?

N.T. : Ablam yapıyordu, aşçıydı.

İ.T.K.: Neler yapıyordu ablan?

N.T. : Çorba, patates yemeği, fasulye pilav…

İ.T.K. : Patriyot böreği yapıyorlar mıydı?

N.T. : Baklava yapardı tatlı olarak. Böreksiz olur mu be kızanım. Börek yapardık, “pita” derdik. Hamur açarlardı, sonra fırında pişiriyorlardı, daha sonra üzerine şerbet döküyorlardı.

-------------------------------------

N.T. : (Burada bir ölüm hikâyesi anlatıyor Nadire Teyze.) Ahali çıktı dışarı, hoca dışarıda kaldı. Tabuta vuruyordu. “Ya Şerife, estum bi rabbike? (Elestü birabbiküm, demek istiyor Nadire Teyze) Kitabı cevap isterim (?)” diye vuruyordu. Cevap gelmiyordu tabuttan.
---------------------------------------

İ.T.K. : Cami var mıydı köyde?

N.T. : Tabi vardı. Camide okunuyordu her şey. Bende elif, elham kadar okudum, zaten sonra kaçtık.

İ.T.K. : Kilise var mıydı?

N.T. : Her köyde biraz gavur vardı. Bizim Piluri’de, Lay(a)’da, Vaypis ve bir iki köyde yoktu. Lapşişt’te vardı. Her tür insan vardı, şu anki Çatalca gibi, aynıydı.

İ.T.K. : Tam Patriyot köyüydü demek ki…

N.T. : Bazı köylerde yarsı Türk yarısı Rum, kimisinde tamamen Rum ya da Türk. Bizim köyde, Lay(a), Vaypis, Cünuş’ta (Kinoş köyü olabilir?) yoktu. Diğerlerinde vardı. Bir köyde, Rukko (Rusulo), hepsi Rum’du. Marcişte (Martistion, şimdiki adı Peristera.), orası da sırf Rum’du.

İ.T.K. : Bulgar var mıydı?

N.T. : Yoktu… Askerler geçerken köy civarından, aralarında her tür insan vardı. Bazen Lapşişt’te ve bizim köyde yer, içer, uyur, kaçarlardı.

--------------------------------------

N.T. : …Bizim oraları bilirim, hala unutmadım. Az önceden beri düşünüyorum, hep memleket aklımda…

İ.T.K. : Yeşillikti değil mi oralar?

N.T. : Evet vardı. Çok vardı. Hem orman vardı hem yemiş. Bizim köyde bir çocuk vardı, en fazla beşinci sınıf öğrencisiyle yaşıttı, ormana gitti. Kendine ait ormandan odun kesmedi, gitti Rum köyü tarafındaki odunları kesti. Korucu onu gördü ve Rum sahiplere iletti. Rum, çocuğun baltasıyla çocuğu parça parça etti. Sonra çuvalla topladılar parçaları. Dediler ki, sizin orada orman yok mu? Niye bizimkileri kesiyorsunuz… Daha sonra çocuk gömüldü. O zaman çok niza (çekişme, kavga dövüş) oldu.

-----------------------------------

N.T. : Pek sorun olmazdı. Ama bazen oluyordu. Bir çocuk Amerika’daydı. Ablası, çocuklarıyla köyde kalıyordu. Köyden birileri Amerika’daki çocuğa: “Senin ablan filan çocukla görüşüyor” deyince çocuk Amerika’dan geldi. Ablasına durumu sorar, ablası inkâr eder. Ama çocuk ablasını dinlemedi, arkadaşlarını dinledi. Hayvan gübresi atılmaya gidilirken çocuk, ablasını bıçakla öldürdü. Hapse atıldı daha sonra. Biz buraya geldiğimizde o hapisteydi. Cezası bitince gelebildi…

-------------------------------------

N.T. : Ben o zaman dünyada değildim. Annemin babamın anlattığı kadarıyla biliyorum. Önce, Türkler muharebe yaptılar. Sonra Rum askerleri geldi. Bizim köyü yaktılar. Ama babamın evine dokunmadılar. Ev güzel olduğu için… Babam, onlar geldiğinde, ablamın çeyizini gömdü. Üzerinde buğday bile yetişti, ama çeyizi buldular, çıkardılar. Sonra bütün köydeki Türkleri kovdular. Savaşa paydos olana kadar devam ettiler. Öldürdüler. Camiye topluyorlardı insanları. İnsanları sıraya dizip öldürüyorlardı. Civardaki Rumlara dokunmuyorlardı.

N.T. : Ben görmedim, ben doğmadan önce olmuş, babamdan duydum… Kadınları da kovaladılar, erkekleri de dövdüler…

İ.T.K. : Balkan Savaşı’ndaki durum…

N.T. : Babamdan duyuyordum savaşı. Bizim Türkleri kovdular, buradan Bursa kadar uzağa. Kimisi gavur vurmasın diye kendini suya atıp öldürüyordu…

(Buradan sonra Nadire Teyze yoruluyor ve akşam yemeği vakti geliyor. İzin alıp elini öpüp evden ayrılıyoruz. Aklımızda Rumeli ve sonu gelmez mübadil hikâyeleri. Artık kaçını dinlediysek, aklımızda tuttuysak ve yazdıysak…)


*Nadire Tunç, 20 Nisan Pazar günü vefat etti, 21 Nisan Pazartesi günü Çatalca’nın Ovayenice köyünde toprağa verildi. Mekanı cennet olsun. Mavi yazmasını mezar tahtasına bağladık. Köyden köye yürüyerek giden çınar-kadını, Nadire Teyze’mizi rahmetle anıyorum. Yaş 98, Elveda Rumeli, Elveda Hayat… Bu söyleşiyi bir gazete veya dergide onun anısına yayımlayacağım. Ama önce Lozan Mübadilleri Sitesindeki arkadaşlarıma gönderiyorum sıcağı sıcağına okusunlar diye.
İHSAN TEVFİK KIRCA "


3/6/2008

Ne kadar acıklı bir gerçek mubadil hikayesi...

AYNI DURUMU ANNEANNEM YAŞAR VE ÖLÜ ÇOCUĞUNU NİĞDE- ULUKİŞLANIN BİR KÖYÜNE YOL UĞRAĞI YAPTIKLARINDA İÇ ÇAMAŞIRLARINDAN KEFEN YAPARAK ORACIĞA DEFNEDER.....

ELVEDA RUMALİ DERKEN ÇEKİLEN ACILAR...

VAH ECDADIM VAH...

 

"Gemide küçük bir oğlan çocuğu dışında kimsesi kalmamış dul bir kadın vardı. Bebek hastaydı ve annesinin kendisini sımsıkı saran kolları arasında can vermişti. Çevresindekiler çocuğun öldüğünü anlamış, ancak annesini üzmemek için susmayı uygun bulmuşlardı. Günler geçmiş, bebeğin ölüsü iyice kokmaya başlamıştı. Gemiciler bu kokunun kaynağını araştırırken zavallı kadınla karşılaştılar. Hiç beklemeden annesinin kucağından söküp aldıkları ölü bebeği denize fırlattılar. Kadın bir an bebeğinin ardından baktı, sonra izleyenlerin şaşkın bakışları arasında kendini denize attı." Yazar Bagrat Şinkuba"nın "Son Ubıh" kitabında aktardığı bu anekdot,

22/5/2008

GİTME HAMDİM GİTME BRE OĞLUM

http://izmirmakgoc.org/  den alıntı...site reklam olsun diye alınmıştır..

 

GİTME HAMDİM GİTME BRE OĞLUM

Zengin Rumeli kültürümüz, her dalı ayrı ayrı incelemeye ve anlatmaya değer konulardır. Masallarımız, hikayelerimiz, türkülerimiz, destanlarımız ve adetlerimiz unutulmaması gereken önemli değerlerimizdendir.
Bunların arasında türkülerimiz, Kültürümüzde önemli yer tutmakta, insanlarımızın acılarını, sevinçlerini ve sevdalarını en yalın ve doğru biçimde anlatmaktadırlar. Genelde yaşanan gerçek hayat hikayelerinden oluşan türkülerimiz, dilden dile, gönülden gönüle söylenerek günümüze kadar ulaşmıştır.
Rumeli Kültürümüzü yaşatmak, canlı tutmak ve gelecek nesillere ulaştırmak adına, bu yazımda Ustrumca’nın Çanaklı Köyü’nde doğup günümüze kadar söylenegelen ve TRT repertuarına da girmiş bulunan “Gitme Hamdim, Gitme Bre Oğlum” türküsünün gerçek öyküsünü anlatacağım..


Türkünün kahramanı Hamdi’nin hiçbir yerde bulunmayan fotoğrafinı bize temin eden ve öyküsünü anlatan akrabası Hüseyin Taş’a teşekkür ederim.

Hamdi, 1910 yılında Ustrumca’ya bağlı Çanaklı Köyü’nde dünyaya gelir. Köyün tamamına yakını gibi Hamdi’nin ailesi de geçimini çiftçilik ve hayvancılıkla sağlamaktadır. Bunun yanı sıra köylüler odun ihtiyaçlarını ormandan keserek gidermektedirler.

Çalışkan delikanlı Hamdi, belli bir yaştan sonra tarla ve bahçe işlerinde ailesine yardımcı olmaya başlar. Evin odun ihtiyacını kendisi dağdaki ormanlıktan odun keserek karşılar.

Herkesin yardımına koştuğu için de köyde yediden yetmişe herkes tarafından çok sevilmektedir.

Gün gelir Hamdi gönlünü komşu köy Yenimahalle’deki Fatime’ye kaptırır. Onun için yaşamında yeni bir dönem başlamıştır ve sevip sevilmenin mutluluğunu doyasıya yaşamaktadır.

Aileleri de birbirini çok seven bu iki genci nişanlarlar. Çok geçmeden askerlik çağı gelen Hamdi askere gider. Günler haftaları, haftalar ayları kovalar derken Hamdi izine gelir. İzinde boş durmaz, bir yandan tarla işlerinde anne babasına yardım ederken diğer yandan da eşek sırtında 3-4 saatlik balkana (ormana) giderek odun kesip evine getirmektedir.

Bir gün yakın arkadaşı Yakup ile beraber ormana oduna gitmeye karar verirler. Ancak annesinin içinde sebebini anlayamadığı garip bir his vardır ve oğlunun oduna gitmesini hiç mi hiç istememektedir ama açıkça da gitme diyemez.

İki arkadaş hazırlıklarını tamamladıktan sonra yanlarında eşekleri olduğu halde yola çıkarken, anası kendini tutamaz ve “oğlum içimde garip bir his var, oduna gitmene razı değilim” dese de dinletemez.

İki delikanlı uzun bir yolculuktan sonra ormana varırlar. Kısa zamanda odunları kesip eşeklere yüklerler. Havada kara kara bulutlar toplanmış yağmur yağdı yağacak. Yakup Hamdi’ye “yağmur başlayınca yola çıkalım, şumar (ormancı) yağmurdan saklanırken biz de rahatça gideriz.” der ama dinletemez, yola

çıkarlar. “Yaylacık” geçilip “İkiz Taşlar” mevkiine geldiklerinde şumarla karşılaşırlar. Korktukları başlarına gelmiştir. Şumar odun kesmek için verilen izin belgesini sorar, olmadığını anlayınca da baltalarına el koymak ister. Hamdi vermek istemeyince şumarla kavgaya tutuşur. Hamdi delikanlılığının verdiği kuvvetle şumarı döverek yere serer ve yol ortasında öylece bırakıp yollarına devam ederler.

Arkadaşı Yakup, şumarı yol ortasında bırakmanın doğru olmayacağını, Hamdi’den gidip onu kenara çekmesini ister. Baygın bıraktıkları şumar ayılmış ona doğru gelen Hamdi yi görünce öldürmeye geliyor diye korkup silahını ateşler ve Hamdi yi başından vurur.

“Yaylacık’tan çıktım başım selamet Ikizlerin taşlarına varmadan koptu kıyamet”
 
 
  
Yakup silah sesini duyunca koşarak geriye döndüğünde çok sevdiği arkadaşının kanlar içinde yerde yatmakta olduğunu görür. Telaşla arkadaşının yanına geldiğinde yaşadığını ve kurşunun başını sıyırıp geçtiğini anlar, yaralı arkadaşını vakit geçirmeden köye ulaştırır.

“Barbarova başından yağmur kopuştu Koş be Yakup koş be arkadaş Beynim tutuştu.”

Buradan akrabalarının yardımıyla Hamdi önce Usturumca’ya hastaneye götürülerek doktorlar tarafından muayene edilir. Ancak imkanları olmadığı için daha donanımlı İştip Hastanesi’ne sevk ederler.

Doktorlar kafatasında zedelenme olasılığına karşı ameliyata alıp kafatasını açarlar. Başındaki sıyrıkla yürüyerek hastaneye gelen Hamdi ameliyat masasından kalkamaz ve genç yaşta hayata veda eder.

“Nişan yağlıcığını bre annem başıma bağlayıver,

Neler olmuş Hamdi’me deyip başımda ağlayıver.”

Bu olay başta annesini, çok sevdiği Fatime’yi, akrabalarını ve tanıyan tanımayan herkesi derinden yaralar ve üzüntüye boğar.

“Hamdim odunlarını kimler yakacak, Kara gözlü Fatime’yi kimler saracak”

1930’lu yılların başında meydana gelen bu acılı olay yöre halkınca türkü yapılıp söylenmeye başlamış, o zamandan bu zamana canlılığını koruyarak hepimizin dilinde, sevilerek ve biraz da hüzünlenerek söylenir olmuştur.

Adlarına türkü yakılan Hamdi’leri, Zümbül’leri, Muradiyeleri, Kara Yusufları ve daha nice türkü kahramanlarını rahmetle ve saygıyla anıyoruz. Ruhları şad olsun...
 

 
 

 

  İzmir Makedonya Göçmenleri Derneği

21/5/2008

''breehh adamı da ısırcak''

bir gun ben ve arkadasLarım kapı kuLede pasaporta pecatı hurdurduktan sonra bir yaslı teyze ile cebbeLi bi dedemizi bekLiyoruz ama bir turLu geLmek biLmiyoLAr

 ardan bi 20 dk gectikten sonra cebeLLi dedemiz cıkıveriri ve muavin ''haykamsana be dedem nerde gaLdın ''
deden cvp - ''eh be cocim hısımlama unu bunu alırkene onumde bi garı vardı ''anca yardım gectim'' ((:

ardınden teyzemiz deden 10 dk sonra kacaLak geLir yan taraftdan baska bi teyzemiz sorar ee nerde galdın beyaaa.. herkes senin icin bekler burda ..

 gec kalan teyzemiz sinirLenir

''nerdesem nerdeyim sana ne'' der... ''kopus anı'' 

gec kalan teyzemiz yerine oturduktan sonra hemen arkasında ki ona bagıran teyzemiz
''breehh adamı da ısırcak'' der...hahaha

21/5/2008

aspuh diyiim sen tüüü

--Adam, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelirken Edirne'yi geçtikten sonra otobanda arabası bozulur.. Polis olay yerine gelir arabaya ne olduğunu sorar, adam cevap verir. Polis bişey anlamaz tekrar sorar, bizimki; " aspuh patladı.....aspuh diyiim sen tüüükçe anlamimisin" )))
*****************

- Bulgaristandan 1989 senesinde Tükiyeye gelen amcalar gidecekleri yeri somak için bi benzinostantsiyaya durup adres sormuşlaa. Oradan benzin alan adam sordukları adresayi bilimiş ve demiş "SİZ BENİ TAKİP EDİN". Amcada demiş ki "SEN IZLAN BEN ARKANDAN AYDAYCAM"

**************
--Adam, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelirken Edirne'yi geçtikten sonra otobanda arabası bozulur.. Polis olay yerine gelir arabaya ne olduğunu sorar, adam cevap verir. Polis bişey anlamaz tekrar sorar, bizimki; " aspuh patladı.....aspuh diyiim sen tüüükçe anlamimisin" )))


- Bulgaristandan 1989 senesinde Tükiyeye gelen amcalar gidecekleri yeri somak için bi benzinostantsiyaya durup adres sormuşlaa. Oradan benzin alan adam sordukları adresayi bilimiş ve demiş "SİZ BENİ TAKİP EDİN". Amcada demiş ki "SEN IZLAN BEN ARKANDAN AYDAYCAM"
**************************

> Okulun birinde, bizim Bulgaristanlı fen bilgisi hocası, tok ve şavuk konusunu işler ve konunun daha iyi anlaşılması için bi deney yapar. Talebelerine dönerek aynen şöyle der: "Bure bakın kızanlar kopçaya basesiniz kuruşka şılayeri." )
**************************

> Otobüs durağında masum ve çaresizce etrafına bakınıp duran teyzenin bizden olduğunu anladım ve yardımcı olmak için yanına gidip sordum; -"Teyzecim sen ne bekliyosun?" -"Belediye reyisini bekleyeem ba yavrım" -"ne yapıcaksın sen belediye reyisini?" -"pincem becanım". ))
*****************************

> Nişikli Turizm'in İstanbul-Silistre seferli otobüsünde gece yolculuk yapıyoruz, ortam oldukça sessiz ve karanlık herkes uyuşmaya başlamışken ön taraflardan bir teyzenin sesi duyuldu; "Şöfer tokları kolver ba çocuum"

*********************************
> Geçen sene dedemlere gittiğimde dedemin nezle olduğunu gördüm. Adam söyleniyordu:
-Beh! bu dumağsılık (nezle) da geçmedi de geçmedi ey!
Sonra babaanneme döndü:
-Senin dumağan geçti mi mare?
Babaannem: '' tii ''(evet)
-A! benim neye geçmedi? Sigur ben ikinciye sümüklenmişim ))
********************************

> Dedem seçim günü oy kullanmaktan gelir. Ben de meraklı meraklı sorarım. - Hangi partiye verdin oyu dede? - Wallahi çocum bilmeerim; kuruşkaya urdum peçatı.

******************************
> Okulun birinde, bizim Bulgaristanlı fen bilgisi hocası, tok ve şavuk konusunu işler ve konunun daha iyi anlaşılması için bi deney yapar. Talebelerine dönerek aynen şöyle der: "Bure bakın kızanlar kopçaya basesiniz kuruşka şılayeri." )
***************************


..................