--> MUHACİRİN SİTESİ"Bütün hakları saklıdır.İktibas edilen yazılar,resimler ve kopyalar uyarıldığında derhal silinir. Düzenleyen:M.H.



Bugün:
Ana Sayfa || E-Mail
>

***Balkan suyu içmişler***

SELAM OLSUN ECDADIMIN DOĞDUĞU TOPRAKLARA...GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN ,GELECEĞİNİ BİLEMEZ. Bizlerde atalarimiz Rumeli Turklerini daha iyi tanimak icin çıktığımız yolculukta sizleri de yanimizda gormekten mutlu olacağız... M.H.

28/11/2006

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ekonominin "Türkleştirilmesi"

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ekonominin "Türkleştirilmesi"

Murat Koraltürk

Lozan görüşmeleri ve anlaşması sürecinde 9 Ocak 1923’te yapılan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi ve Protokolü’ne göre, İstanbul’daki Rumlar ve Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç tutulmak üzere her iki ülkedeki Müslüman ve Ortodoksların karşılıklı göçleri öngörülür. Bu sözleşmeyle bu kişilerin taşınabilir mallarından götürebildiklerini götürmeleri, taşınmaz mallarını bırakmaları, ancak gittikleri ülkelerde kendileri gibi yer değiştiren mübadillerin geride bıraktıklarından da yeni gelenlere mal verilmesi, ekonomik yardımda bulunulması söz konusu olur. Ana hatlarıyla mübadele, önemli sosyal ve ekonomik sonuçları olan bir nüfus hareketidir. Ben bu olayın ekonomik sonuçlarını ekonominin Türkleştirilmesiyle ilişkilendiriyorum.

Mübadele Komisyonu rakamlarına göre mübadele kapsamına giren Türklerin sayısı 388.000, Rumların sayısı ise 189.000'dir. Ancak milli mücadele ertesi Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus hareketinde yer değiştiren insanların sayısının bu rakamların çok üstünde olduğunu görüyoruz. Yaklaşık 1.2 milyon Rum, Türkiye'yi terk edip Yunanistan'a göç etmiş, 500 bin civarında Müslüman Türk de Yunanistan'dan Türkiye'ye gelmiştir bu dönemde. Mübadelenin resmiyet kazanmasından daha evvel aslında hemen milli mücadele ertesi, özellikle Rumlar büyük ölçüde Anadolu'yu terk etmeye başlamışlardır. Bu süreçte gerek taşınmaz gerek taşınabilir malların büyük bir bölümü Türkiye'de kalır ve bu mallar burada yağma ve işgale uğrar. Mübadele Sözleşmesi'ne bakıldığında, aslında bu mallar Türk hükümetinin tasarrufu altında değildir; gelecek kişilerin iskânı ve geçimlerini sağlamaları için tahsis edilecek mallardır. Ancak mübadele resmiyet kazanmadan evvel bu nüfus hareketi gerçekleşir ve bu mallar da 8-10 aylık veya bir yıllık pek aydınlık olmayan aralıkta yağmalanır, işgal edilir.

Ekonominin Türkleştirilmesi konusunu, yabancıların ve gayrimüslim unsurların elindeki olanak ve araçların Müslüman-Türk unsura aktarılması olarak görebiliriz. Nüfus mübadelesi de sonuçları itibariyle böyle bir etki yapar. 1920'li yıllarda nüfus mübadelesi dışında, ekonominin Türkleştirilmesine ilişkin başka gelişmeler de söz konusudur. 1920'leri bu konuyla ilgili olarak 1930'lardan farklı kılan, 1930'larda Türkleştirmeye yönelik daha yasal bir zemin olmasıdır. 1920'lerde ise bir anlamda oldu bittiye getirilerek yabancıların ve gayrimüslimlerin ekonomik etkinliklerine son verilmeye çalışıldığını görüyoruz. Nüfus mübadelesi bu süreçte öne çıkan bir olaydır ve özellikle gidenlerin geride bıraktıkları gayri menkullerin ve taşınır malların yağması ve işgali, cumhuriyet tarihini, cumhuriyet ekonomisini daha sonradan etkileyen sermaye birikiminin oluşumuyla da ilişkili bir konudur.

Aslında ekonomiyi Türkleştirmeye ilişkin, cumhuriyetten az evvel birtakım girişimlere tanık oluruz. İttihatçıların yürüttüğü milli iktisat politikalarının içerisinde, Türkleştirme motiflerini taşıyan bazı uygulamalar yer alır. Ama İttihatçıların özellikle Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sırasında milli iktisat yaratma sürecinde Türkleştirmeye yönelik attıkları bu adımları cumhuriyet döneminde karşılaştıklarımızla mukayese ettiğimizde, beklenen sonucun gerçekleşmediğini görürüz. Cumhuriyet döneminde ise Türkleştirme büyük ölçüde gerçekleşiyor.

1919-1922 yılları arasında Yunanlıların Batı Anadolu'yu işgaline Anadolu'nun yanıtı milli mücadeleyle gerçekleşir ve milli mücadele Anadolu'nun, Ankara'nın zaferiyle sona erer. Yunan orduları geri çekilir. Yunan ordularıyla beraber, özellikle Ortodoks Rumların da Anadolu'yu terk etmeye başladığını görürüz. Mübadele süreci işte bu bağlamda gündeme gelir. Nüfus mübadelesiyle, aslında nüfusu homojenleştirme amacı güdülür. Nüfusu homojenleştirme ise, yöneticiler tarafından, ülkedeki aykırı veya "muzır” unsurlardan kurtulmak için bir çare niteliğindedir.

9 Eylül 1922'de Türk orduları İzmir'e girer, 11 Ekim'de Mudanya Mütarekesi imzalanır. Yaklaşık bir aylık bu sürede Rumların önemli bir bölümünün ülkeyi terk ettiği biliniyor. Bir başka tarihte, 1 Aralık 1922'de, Lozan görüşmelerinin başladığı sırada, Rumların üçte ikisi ülkeyi terk eder. Yine Lozan görüşmeleri sırasında Rauf Orbay ile İsmet İnönü arasındaki yazışmalardan, 2 Aralık 1922-23 Ocak 1923 tarihleri arasında Rumların terk ettiği malların üçte ikisinin yağma ve işgale uğradığını biliyoruz.

Bu kadar kısa tarih aralığında bu kadar büyük bir nüfusun süratle Türkiye'yi terk etmesinin, ardından da bıraktıkları malların büyük bir bölümünün bu kadar şiddetle yağma ve işgale uğramasının nedenleri üzerinde kısaca durmakta da yarar olduğunu düşünüyorum. Rumların ülkeyi bu biçimde terk etmelerinin en önemli nedeni can güvenliğidir. Çünkü biliyoruz ki 30 Ağustos'ta ordu Ege'de İzmir'e doğru harekete geçtiği andan itibaren Rumlar çekilmeye başlar; çekilen Rumların ardı sıra da köyler, mahalleler, kentler boşalmaya başlar. Müslüman-Türk unsur ise milli mücadeleye de neden olan öfke ve kin duygusuyla hareket ederek onların bıraktığı mallara yönelir. Aslında milli mücadelenin sonuna kadar geçen on yılı aşkın bir sürede Anadolu sosyal ve ekonomik bir alt üst oluşa sahne olur. Birçok insan evini-yurdunu bırakmak zorunda kalır. Başka bir ifadeyle, milli mücadele bittiğinde, mübadeleyle Yunanistan'dan buraya geleceklerden evvel ve belki de onlardan daha acil bir şekilde Anadolu'nun kendi içinde evsiz barksız kalıp geçim sorunuyla karşılaşan önemli bir nüfus kitlesi söz konusudur. Nitekim terk edilmiş mallara yönelik yağma ve işgallerde bu insanlar da rol oynar.

Bu mağdur kitleyi oluşturan gruplardan biri, Balkan Savaşlarıyla gelen göçmenlerdir; bir bölümünün iskân işi henüz çözülmemişken Türkiye, Birinci Dünya Savaşına girer; ardından mütareke, işgal ve milli mücadele gelir. Bunun dışında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusların Doğu Anadolu'daki operasyonları sırasında yerlerini terk edip daha içeriye, batıya göç eden, "şark muhacirleri” olarak anılan bir grup söz konusudur. Bir başka kitle, Yunan işgali sırasında yerlerini terk etmek zorunda kalan "felaketzedeler”dir. Evlerini savaşın neden olduğu yangınlarda yitiren ve "harikzedeler” denen bir kitle ve son olarak dış ülkelerden gelmiş Müslüman mülteciler bu toplamın unsurları olarak görülür. Sayıları binlerle ölçülebilecek kadar geniş ve kökenleri söylediğimiz olaylar ve gelişmeler olan bir göçmen sorunuyla Türkiye zaten karşı karşıyadır.

Mübadele sürecine giden yolda ve mübadele sürecinde terk edilen, işgale uğrayan ve yağmalanan malları taşınır-taşınmaz olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Taşınır malların içinde ev eşyaları (kap kacak, yatak yorgan da dahil olmak üzere) yer alır. Yine taşınır mallar içinde, ev eşyalarının yanı sıra tarımsal ürünler söz konusudur. Özellikle Ege'de depolarda kilitli bulunan üzüm, incir gibi tarımsal ürünler bu süreçte yağmalanır.

Asıl büyük tahribatın ise taşınmaz mallar üzerinde olduğunu biliyoruz. Yağmalanan ve işgal edilen taşınmaz mallar, evlerden tarlalara, dükkânlardan atölyelere, bağlardan bahçelere kadar her türde gayrimenkulden oluşur. Bu yapıların unsurları kapısından penceresine, döşeme tahtalarından kiremitlerine, hatta dükkânların kepenklerine kadar sökülür ve yağmalanır. Dönemin gazetelerinden, mübadillerin tanıklıklarından veya mecliste milletvekillerinin ifadelerinden bu olayların örnekleri hakkında bilgi edinmek mümkündür. Örneğin evlerin kerestelerinin sökülmesine ilişkin olarak 20 Aralık 1924 tarihli Keskin gazetesinde "Yıkmak Siyaseti” başlıklı bir haberde şunlar yazar: "Yeniköy'deki Drama muhacirleri çarşıya odun getiriyorlar; bunların altında biraz meşe odunu, üstünde de kuru çam yarmaları görülüyor. Memleketimizde çam bitmediği [yetişmediği] için bunların nereden bulunup pazara getirildiğini anlamak istedik ve maalesef müthiş bir fecaat karşısında kaldık. Bütün muhacirlere bu köylerde birer ev tahsis olunmuş, bunlar bu evlerin yalnız bir odasını ikametgâh olarak kullanıyor ve diğerlerini de yıkarak odun halinde satıyorlarmış. Bu çamlar da işte o evlerden çıkarılıyormuş.”

İşgal olaylarında binalar yıkılmaz, tersine insanlar bu binaların içine girip oturur. Oysa aslında gidenlerin geride bıraktıkları mallar mübadeleyle geleceklere tahsis edilmiştir. Çeşitli iç göç hareketleriyle mülteci veya göçmen haline gelmiş insanların bir bölümü de bu evlerden yararlanır. Bu arada, bazı kişilerin, mağdur olduklarını iddia ederek terk edilmiş evlere yerleştikleri, asıl sahip oldukları evleri de kiraya verdikleri haberleri de mevcuttur.

Eski Mübadele İmar ve İskân Vekili Mustafa Necati'ye göre, Türkiye'de Rumlardan kalan yüz binden fazla terk edilmiş ev bulunmaktadır. Bu evlerin ancak 20-25 bini hükümetin elinde, geri kalanı işgal altında ve kiradadır. Terk edilmiş malların önemli bir bölümü İzmir'dedir. Dolayısıyla bu mallardan kaynaklanan sorunların da büyük ölçüde Ege Bölgesi'nde yaşandığını söyleyebiliriz; deyim yerindeyse mübadelenin acılarının en yoğun yaşandığı bölge Ege'dir. Yine Mustafa Necati'ye göre İzmir'de terk edilmiş evlerin sayısı 10.200'dür. Haziran 1924'te Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey, İzmir'de Rumlardan kalma 10.678 ev, 2173 dükkân ve mağaza, 89 fabrika, 2 hamam, 1 hastane olduğunu söyler. Mübadele İmar ve İskân Vekili Refet Bey İzmir'de terk edilmiş evlerin sayısını 10.600 olarak belirtir.

Sahip oldukları malları, geride kalanların yararlanmaması amacıyla tahrip eden Rumların da varlığı bilinmekle birlikte, asıl yağmacı, işgalci ve tahripçiler gidenler değil kalanlardır ve bu kişilerin büyük bölümü Müslüman-Türk unsura mensuptur. Bu grup içinde sıradan köylülerle birlikte kolluk kuvvetleri (jandarma, polis), büyük ve küçük devlet memurları, hatta milletvekilleri vardır. Bu gruplara mensup kişilerin karıştığı olayların dile getirildiği meclis zabıtları veya gazete haberlerinden, ilgili örneklere ulaşmak mümkündür.

Devletin bu olaylara karşı almaya çalıştığı önlemlerin başında, terk edilmiş mahallelerin ve evlerin korunmasına yönelik bekçi uygulaması yer alır. Ancak bekçi uygulamasının pek olumlu sonuç vermediği görülür. Devletin otoritesini kuramaması, bu olayların süregelmesinde ilk anda aklımıza gelen etken olmakla birlikte, yegâne neden veya etken değildir. Burada devlet aslında pasif kalarak bu tür olaylara zemin hazırlar. Milli mücadelenin hemen ertesindeki yorgunlukla, devlet otoritesini kuramamış, terk edilmiş mallara yönelik uzun vadeli, tutarlı bir siyaset geliştirememiştir. Aslında ortada, bir şekilde bölüşülecek bir pasta vardır ve devletin bu bölüşmeye yönelik akılcı bir yöntem izlediği söylenemez.

Mübadillerin bir iskân sorunu, maişet sorununu beraberlerinde getireceklerinin farkında olarak, devlet bu mallardan mübadillerin bir şekilde yararlanmasını istemektedir. Ancak bir yandan da bu pasta veya geride kalan servet o kadar göz kamaştırıcıdır ki devlet bir yandan buradan bir gelir yaratmak da ister. Bu malların bir bölümü kiraya verilir, bazıları satılır. Böylelikle hazineye bir gelir kazandırılmaya çalışılır. Burada özellikle Türkleştirmeyle ilişkilendirmeye çalıştığım bir husus, sağlam evlerin satılmasından ziyade, bazı yapıların enkaz diye nitelendirilerek değerinin altında satılmasıdır. Bu mallar -aslında öyle değilken- bir anlamda hurda mal muamelesi görüp açık artırmayla satılır ve satın alanlar da bu evleri onarıp tekrar ikamete uygun hale getirmektense yıkıp daha ucuz inşaat malzemesi elde ederler. Devlet bu uygulamayla bir servet aktarımına aracı olur.

Terk edilmiş malların yağma ve işgalinin önlememesinde bir başka etken, yerel eşrafın kabaran iştahıdır. İzmir ve Trabzon basınında, resmi rakamların daha altında bir sayıda terk edilmiş mal olduğu yazılır. Burada aslında basının bir manipülasyonu söz konusudur. Basın, olduğundan daha az terk edilmiş mal gösterip buralara daha az göçmenin gelmesini sağlamaya çalışmaktadır; dolayısıyla burada basınla eşraf arasındaki ilişkiyi biraz kurcalamak gerekir. Eşraf yerel yöneticilerle işbirliği halinde hem terk edilmiş malları kendi üzerine almak için mücadele eder, hem mübadeleyle gelen birinci derecede hak sahiplerini de mağdur duruma sokar. Bu olaylara dair bir örnekte, Kastamonu Mebusu Halit Bey, Safranbolu kaymakamı hakkındaki söylentileri mecliste nakleder. Buna göre, mübadillere verilmesi gereken evlerin en iyileri memurlar ve diğer kişiler tarafından işgal edilmiştir. Muhacirin memuru konuyla ilgili olarak kazaya gelir, birkaç gün kalır ve bu sırada kaymakama bir komisyon kurarak sorunun çözümünü önerir, daha sonra kazadan ayrılır. Kaymakam ise anılan komisyona nüfuz edemez ve Kastamonu Mebusu Halit Bey'in iddiasına göre, yeterli mal ve mülk olduğu halde Safranbolu'da mübadillerin iskânı sorunu çözülemez. Bu komisyonlarda yerliler mübadillerin aleyhine, kendilerinin lehine kararlar verilmesi hususunda bastırırlar. Bazı mübadillerin tanıklıkları da yine bunu destekler niteliktedir. Bu tanıklıklara göre, bir yerleşim birimindeki daha iyi, daha verimli tarımsal alanlar veya daha iyi durumdaki evler yerlilere bırakılıp daha kötüleri mübadillere verilmiştir.

Bir tarafta iç göçlerden kaynaklı bir göçmen kitlesinin, diğer tarafta da mübadeleyle gelenler ve geleceklerin olduğu bu süreçte, kimin ülkenin "has evladı” olduğu yönünde tartışmalar yaşandığını görürüz. Aslında sorun, daha önce sözünü ettiğimiz, pastadan pay alma tartışması üzerinde düğümlenir. 12 Mart 1924'te TBMM'de gerçekleşen oturumlarda terk edilmiş mallardan mübadillerin yanı sıra kimlerin pay alabileceği üzerinde tartışmalar yoğunlaşır.

Bir diğer etken, memur ihmal ve suistimaleridir. İşgalcilerle, yağmacılarla, orada görev yapan memurların işbirliği halinde olduğunu gösteren örnekler mevcuttur. Örneğin Keskin'de terk edilmiş mallardan sökülmüş bir kapı pazar yerinde satılır; terk edilmiş mallardan söküldüğü anlaşılan kapı terk edilmiş mallar deposuna geri gider; bir müddet sonra ise tekrardan pazara geldiği görülür. Birtakım terk edilmiş malların kayıt defterlerin kaybolduğuna dair haberler de mevcuttur.

Başka bir etken ise Mübadele Vekâleti'nin yetersizliğidir. Mübadele sürecinde bu işi yürütmek üzere bir bakanlık kurulur; ancak bakanlığın işlerin yürütülmesinde pek yeterli olmadığı çeşitli biçimlerde dile getirilir.

Bunlarla birlikte Ankara'daki "hatırlı dostları” da anmakta fayda var. Taşrada görevini layıkıyla yapmak isteyen kimi kamu görevlilerinin, ilgili kişilerin milletvekili dostları olmasından çekinerek görevlerini yapamadıklarına dair ifadeleri de mevcuttur.

Bu olaylar esnasında devletin faillerin ortaya çıkmasını istemediğini görüyoruz. Devlet bu karasız ve tutarsız davranışlarının olumsuz etkilerinin farkındadır, ancak bu konuda etkin girişimlerde bulunmaz; çünkü yağmayı gerçekleştirenlerle ortak bir bilinci, gayrimüslim karşıtı bir anlayışı paylaşır. Yağmayı gerçekleştiren kişilerle devlet aynı öfkeden beslenmektedir. Dolayısıyla deyim yerindeyse devlet bir eliyle yapmayın derken, bir eliyle de bu olayları engellemekten kaçınır. Devletin rolünü ve yağmacılara cesaret veren tutumunu göstermesi açısından, dönemin iktisat vekili Mahmut Esat Bozkurt'un 30 Aralık 1922'de yaptığı bir konuşmasındaki kritik cümlesini nakletmek isterim: "Memleketin hukuken, tarihen, siyaseten sahibi Türkler olduğu gibi, iktisaden de bu memleketin hakiki sahibi olduklarını göstermişlerdir.” Yağmalanan ve işgal edilen mallar, bu açıdan bakıldığında gerçek sahiplerine geri dönmüştür! Devletin kamu otoritesinin bir yasa veya beyannameyle "gidin yağmalayın” dediğini söyleyemeyiz, ancak yağmacılarla kamu otoritesini temsil eden kişilerin ortak bir bilinci paylaştıklarını, mübadeleye kadar uzanan 10-15 yıllık sürede oluşan milliyetçi tepkinin ortak bir öfkenin sonucu olarak bu olaylara karşı çok da kayıtlı davranmadıklarını söylemek mümkündür.


..................