--> MUHACİRİN SİTESİ"Bütün hakları saklıdır.İktibas edilen yazılar,resimler ve kopyalar uyarıldığında derhal silinir. Düzenleyen:M.H.




Bugün:
Ana Sayfa || E-Mail
>

***Balkan suyu içmişler***

SELAM OLSUN ECDADIMIN DOĞDUĞU TOPRAKLARA...GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN ,GELECEĞİNİ BİLEMEZ. Bizlerde atalarimiz Rumeli Turklerini daha iyi tanimak icin çıktığımız yolculukta sizleri de yanimizda gormekten mutlu olacağız... M.H.

« Önceki | Sonraki »

30/8/2009

Son Mübadiller veda ederken..

Son Mübadiller veda ederken..PDFYazdıre-Posta
Akın Üner tarafından yazıldı   
Çarşamba, 29 Ekim 2008 12:59
Geçtiğimiz hafta içinde, “bizi biz yapan” değerlerden birisi daha sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Birçoğumuzun, neyi kaybettiğimizden bile haberi olmadı.

Ayşe ARAL, tam doksan beş yaşındaydı. Dünyaya geldiği yıllarda “Avrupa Türkiyesi” henüz yeni kaybedilmişti. Osmanlı Devletinin Balkan harbini yitirmesinin üzerinden sadece birkaç ay geçmiş, bir zamanların aziz vatan toprakları olan Selanik, Üsküp, Manastır ve Kavala gibi vilayetler birer birer elden çıkmıştı.

Minik Ayşe Bebeğin doğduğu Olcak Köyü de kısa bir süre önce Bulgar askerlerince istila edilmiş, Rodop Dağlarında altı yüzyıldır püfür püfür esen özgürlük rüzgârları dinivermişti.

Ayşe’nin köyü, dimdik bir yamaca kurulmuştu. Evler sırtını kayalık bir ormana vermiş, yüzlerini de Rodopların nefes kesen manzarasına çevirmişti. Köyün bulunduğu yamaç öylesine dikti ki komşular birbirlerine taşlara oydukları merdivenli yollardan gidip geliyorlardı.

Ayşecik, henüz konuşmaya yeni başlamıştı ki Cihan Harbi patladı. Ölüm korkusu ve fakirlik yapışmıştı Sarışabanla Drama arasındaki dağ köylerine. Olcak’a bir gün Bulgarlar zulmediyordu, sonraki gün eşkıyalar… Tam eşkıyalar gitti diye sevinirlerken bu defa da Yunan askerleri dayanıveriyorlardı kapılarına…

Küçük Ayşe’nin mazlum ailesi, 1923’ün bahar aylarında öğrendi “mübadele” edileceklerini. Önce evlerini Anadolu’dan gelen Rum göçmenlere açmak zorunda kaldılar. Kışın keskin soğuğunda dilleri ve inançlarını hiç bilmedikleri yabancı bir aile ile korkunç bir sefaleti aylarca paylaştılar.

OLCAK’TAN ANDİRYA’YA

Sonra, bir sabah altı yüz yıllık vatanlarına bir daha görmemek üzere veda ettiler. Olcak’ı Karadeniz’den gelen yeni sahiplerine emanet edip bir vapura bindirildiler. Günler süren sıkıntılı bir yolculuktan sonra kendilerinden çok uzaklarda bir liman kenti olan Samsun’a vardılar.

Samsun’da da kendilerini sefalet, sıkıntı ve acılar bekliyordu. Kendilerine yerleşmeleri için, Olcak kadar olmasa bile dik bir yamaca kurulmuş eski bir Rum köyü olan Andrea gösterildi. Dilleri döndüğü kadarıyla buraya Andirya demeye başladılar. Neden sonra eskinin izlerini silmek isteyen devlet büyükleri, buranın adını “Antyeri” diye değiştirdi. Lakin hiçbirisi benimseyemedi bu yeni adı, “Antyeriliyim” demek zordu, onlar artık çoktan “Andiryalı” olmuşlardı.

Andiryalı küçük Ayşe, ailesiyle birlikte inşa ettikleri küçücük bir evi “yuva” haline dönüştürdü. Ailece tırnaklarıyla kazarak, yılın on iki ayı günde on altı saat tütüncülük yaparak, tasarruf etmeyi bir yaşam kuralı olarak kabullenerek yep yeni bir hayat kurdular.  Evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra da ailesinden edindiği temiz ahlakı ve terbiyeyi kendi çocuklarına öğretti. Eşiyle beraber kurduğu “ARAL” ailesinden pırıl pırıl evlatlar yetiştirdi.

Ayşe Aral geçen hafta öldü. Kendisinden sonra Andirya’da memleketten gelme kimse kalmamıştı. Andiryalı gençlere Olcak köyünü, Rodop Dağlarını ve kestane kokan Rumeli ormanlarını anlatacak bir tek canlı tanık bile yok artık…

AYŞE TETENİN VASİYETİ

Andiryalılar, Ayşe Tetemize canı gönülden helallik verdiler. Rahmetlinin küçük ama çok kibar bir vasiyeti vardı: Cenaze alayının, senelerce yaşadığı eski evinin yıkıntıları önünde durmasını ve hep beraber bir Elham okunmasını istemişti. Cenaze alayındakiler, bu vasiyeti de hüzünlenerek yaptılar.

Ayşe Tete’yi tıpkı doğduğu Olcak köyü gibi yamaçta kalan bir mezarlığa gömdüler. Yaşlı ve yorgun vücudu, Andiryanın serin ve yemyeşil mezarlığında derin bir uykuya daldı.

Samsun Mübadele Derneğinin kurucu üyelerinden olan ve Samsun’da avukatlık mesleğinin duayenlerinden birisi kabul edilen oğlu Kamil ARAL, mezarının üzerini çiçeklerle süsledi. Ayşe Tete’nin mezarına ekilen çiçekler, can suyunu evlatlarının göz pınarlarından süzülen yaşlardan aldılar.

Nur içinde uyu mübadillerin “Ayşe Annesi”… Gittiğin yerde “al topuklu beyaz kızlara”, “yüksek tepelere gelin giden” Rumeli güzeline ve “mezar taşlarını koyun sanan” Debreli Hasan’a selam götür bizlerden… Allah’a emanet ol güzel Anacığım…

26/7/2009

Mübadil mi Muhacir mi?

Mübadil mi Muhacir mi?Kahya yazdı21 Ocak 2009, 08:59'da

Mübadele, bilhassa Müslüman Türkler için sıradan bir göç olayı değildir. Türk Mübadiller, ata topraklarında bırakmaya mecbur kaldıkları ev, bark, bahçe, dükkan ve arazilerine karşılık Türkiye’den kaçan Rumlar’dan kalan arazilerin bir bölümünü almışlardır. Dolayısıyla bilinçli hiçbir mübadil, “muhacir” sıfatını kabul etmez, her fırsatta bu sıfatı reddederek “mübadil” sıfatını taşıdığını muhataplarına ısrarla anlatır.
*******************************
Rumeli yazdı22 Ocak 2009, 06:27'da

Muhacir, arapça bir kelime olup müfa'il veznindedir.
Kelime anlamı: hicret edenler, ayrilanlar,göç edenler....

Bu doğrultuda islam tarihine bakıldığında Mekkeden Medineye hicret eden müslümanlara Muhacir denirdi.

Rasûl-i Ekremin emir ve müsadesiyle, Mekke fethinden önce Mekkeden-Medineye göç etmiş bulunan Mekkeli müslümanlara "muhacir" denir.
İlk hicret eden "Ebû Seleme" idi. Son muhacir olan da Resûlullahm amcası Hazreti Abbâs oldu.
************************************
Kiymet yazdı14 Şubat 2009, 02:03'da
Muhacir, göçmen, soydaş Türkiye'de göç edenler için dönem dönem kullanılmış terimler.
Soydaş kelimesi aslında göçle ilgili anlam içermemektedir. "Bunlar da bizden madem hadi gelsinler bari" anlamında algıladığım bir kelime.

Mübadil kelimesi ise karşılıklı nufus değişimi içn kullanılmıştır.

Yani mübadil mi muhacir mi sorusunda hata var bence. İkisi başka başka şeyler. Sorunun cevabı kimi tanımlamak istediğinizle ilgilidir.
***************************************
N. Şebnem yazdı18 Şubat 2009, 04:46'da
Mübadillere, buraya geldiklerinde, artlarında kalan topraklarının dengi kadar mülk verilmiştir. Yer gösterilmiştir. Örneğin benim babamın dedeleri ve babası geldiklerinde bu şekilde olmuş. Ha o verilen yerde durursun durmazsın, o ayrı birşey..
Ama bizler göçmen değiliz.

26/7/2009

Türkçe konuşan hiristiyanlar

Kaynak: Yavuz İşçen - Kapadokya Dergisi-Sayı 2

TÜRKÇE KONUŞAN HRİSTİYANLAR

Alıntı:
Orta Anadolu'da yaşayan Rumlar'a ‘‘Karamanlılar’’ denirdi. Bunlar Ortokods Hıristiyandı; ama Rumca bilmiyorlardı. Ana dilleri de Türkçe'ydi. Bu yüzden aslen Türk oldukları, sonradan Hıristiyan oldukları söyleniyordu. Ancak 1924'te mübadele sırasında Anadolu'daki tüm Rumlar Yunanistan'a göç ederken, Karamanlılar da Hıristiyan oldukları için Rum kabul edildiler. Kapadokya'dan Yunanistan'a gittiler; ama orada da ana dilleri olan Türkçe'yi korudular. Öyle ki, Yunanistan'da doğmuş, bugün 50 yaşlarında olan çocukları bile Orta Anadolu şivesiyle Türkçe konuşuyor. Anadolu'ya olan bağlılıkları ise hala sürüyor. Hacettepe Üniversitesi'nde sosyal antropoloji yüksek lisansı yapmakta olan Ahmet Arslan, 1993'ten beri Kapadokya bölgesi üzerine çalışıyor. Güzelyurt (Gelveri) kasabasından 1924'te nüfus mübadelesiyle Yunanistan'a göç eden Karamanlılar'la ilgili olarak TRT için yapılan bir dizinin danışmanı. Geçen ağustosta Yunanistan'dan gelerek ana yurtlarını ziyaret eden Karamanlılar'la Gelveri'de buluştu. Burada yaptığı röportaj ve araştırmaların bir bölümünü Hürriyet için yazdı.

1924'te Lozan Anlaşması gereğince Yunanistan'la Türkiye arasında kararlaştırılan mübadele iki ülke arasında büyük bir nüfus değişimine yol açmıştı. Anadolu'da yaşayan bütün Rumlar Yunanistan'a, Batı Trakya hariç Yunanistan'da yaşayan bütün Türkler de Türkiye'ye göç etmişti.

Aksaray'ı merkez alarak yaptığım araştırmalar sırasında buradaki eski yaşamla ve bölgenin eski sakinleri ‘‘Rumlar’’la ilgili bazı hikayeler duyuyordum. Geçen yıl bu konuda ilginç bir haber aldım. Tarihe karıştığını zannettiğimiz, bölgenin eski sakinlerinden bir kısmı, her yıl Aksaray'ın Güzelyurt (Gelveri) ilçesinde kısa bir süre için gözüküyordu. 1924'te Yunanistan'a gönderilen halktan bir kısmı hemen her yıl vatan özlemiyle gelip buraları ziyaret ediyor, eski evlerini buluyor, kiliselerinde dua edip Yunanistan'a geri dönüyordu.

Bunun üzerine Gelveri'ye yönelik ön araştırmalara giriştim. Bu aşamada daha şaşırtıcı bir bilgi çıktı karşıma. Gelveri'de eski evlerin kapı üstlerinde Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe yazılar vardı. Eğer buradan gönderilenler ‘‘Rum’’ idiyse neden Türkçe konuşmayı ve yazmayı tercih ediyorlardı? Tarih, anadilleri Türkçe olan, soyca da Türk oldukları iddia edilen Ortodoks Hıristiyan Karamanlılar'ın 1924'teki mübadelede Yunan sayılıp Yunanistan'a gönderildiğini kaydediyordu. Karamanlılar'ın yaşadıkları yerleri ayrıntılı olarak incelediğimde üzerinde çalıştığım bölgeyle çakıştığını gördüm. Buradan ‘‘Rum’’ diye gönderilenler ve her yıl vatan özlemiyle ziyarete gelenler Karamanlılar olabilir miydi?

BİR VASİYET TURİZMİ

Uzun zamandır Gelveri'de görülmeyen ve bir daha gelmeleri beklenmeyen sırrı çözülmemiş bir toplumun üyeleri olan bu insanlar, geçen ağustos ayında yine Gelveri'deydi. Türkiye'de Yunan, Yunanistan'da Türk kabul edilen, Anadolu'nun binlerce yılllık kültür mirasına sahip bu insanların ilginç öykülerini dinleme ve bazı özel anlarına/anılarına ortak olma şansı doğmuş oldu böylece... Marika, Doroteus, Haralambos, Alexis, Feodora ve daha niceleri vatan özlemiyle Orta Anadolu'nun bozkırlarına atıyorlar kendilerini. Kimileri doğduğu toprağı tekrar göremeden bu dünyaya gözlerini kapatan ana-babalarının vasiyeti üzerine yola çıkmış. Onlar Yunan vatandaşı ve anadilleri Türkçe. Bazılarının soyadı bunun belgesi gibi: Demiroğlu, Tekeyörüğü, Çekmezoğlu...

Tarih 8 Ağustos 1998. Gelveri meydanı Anadolu'nun eski günlerinden birini yaşıyordu. Alexis ile Mehmet, Haralambos ile Hüseyin, Kaplanis ile Ahmet, Feodora ile Zeynep, Maria ile Fatma bir aradaydı yıllar sonra.

Tahmin dilebilenin ötesinde sıcak bir karşılama anıydı bu. Birbirini hiç tanımayan insanlar (aynı toprağın çocukları olduklarını bilerek) öz kardeşleri gibi birbirlerine sarılıyorlardı. Yunanistan'dan gelenler yanlarında birçok küçük hediye paketi getirmişti. Sohbet ve dostluk koyulaştıkça birbiri ardına hediyeleri önümüze koyuyor, ellerindeki herşeyi paylaşmaya çalışıyorlardı. Arada bir de sitem etmeden duramıyorlardı: ‘‘Siz niçin gelmiyorsunuz Yunanistan'a?’’

ORTA ANADOLU ŞİVESİ

Çoğu Türkçe konuşuyordu. Yaşları genelde 50 civarındaydı. Onlar Yunanistan'da doğmuştu fakat babaları buralıydı.

Çocukluğu burada geçen yaşlılardan gelen olmamıştı bu yıl. Orta Anadolu şivesiyle konuşuyorlardı. Bazıları çocuklarıyla birlikte gelmişlerdi. Çocuklar 20 yaş civarındaydı ve hiç Türkçe bilmiyorlar, bilmediklerine hayıflanıyorlardı. Dedelerinin evinde yaşayan Müslüman amca ve teyzelere sarılıyor, kendilerini buraya ait hissediyorlardı.

Selanik'te tıp öğrenimi gören Maria Anthopoulou da bunlardan biri:

‘‘Buraya ilk kez geliyorum ve çok çok etkilendim. Yunanistan'a vardığımda tüm arkadaşlarıma bu geziden söz edeceğim. Bu benim için sıradan bir gezi değil, hayatımın en büyük tecrübesi oldu. Ama Türkçe bilmediğim için kendimi çok rahatsız hissettim. Dedem 1924'te Kaymaklı tarafından Yunanistan'a gelmiş. Ben burayı daha önce hiç görmemiş olmama rağmen kendimi buraya ait hissediyorum. Buraya tekrar geleceğim. Tabii arkadaşlarımla birlikte ve Türkçe öğrenmiş olarak. Çocukluğumu hatırlıyorum. Büyükannem hep Türkçe konuşurdu ve ben onu anlamazdım.’’

Türk, Urum bir idi

Kiryaki Philippidis, Yunanistan'dan ziyarete gelmiş bir Karamanlı. Niğde Gölcük'lü olduğundan o da diğerleri gibi Orta Anadolu şivesiyle Türkçe konuşuyor. Ailesi 1924'te Yunanistan'a göç etmiş. Ama aile Yunanistan'a gittikten sonra da ne Anadolu'yu, ne Türkçe'yi unutmuş. Philippidis, Gelveri'yi de iyi biliyor. Burada şimdi otel olan eski mektepte Yunan harfleriyle Türkçe öğrenim verilirmiş. Gelveri dışına gidip gelen, çevredeki Rumlar'la ilişkileri olanlar dışında hiçbir Karamanlı Rumca bilmezmiş. Hele kadınların hemen hemen tümü yalnızca Türkçe bilirmiş.

Kiryaki Philippidis'le birlikte Gelveri'nin eski fotoğraflarına bakıyoruz. Anlatıyor:

‘‘Bunlar hep o eskilerdendir. Burası şimdi bizim kaldığımız otel. Eskiden mektepti. Bu mektepte Türkçe okur, Türkçe konuşurlardı. Onun için Rumca bilmiyorlardı.’’

Soruyoruz:

Dersleri veren hocalar Hıristiyan mıydı?


- Hıristiyandı. Benim kaynata da Gölcük'de ders verirdi. Okuturdu hem Rumları hem Türkleri.

Burada yaşayanlar zaman içinde konuşmaya konuşmaya Rumcayı unutmuş olabilirler mi?

- Belkim. Anamın anasının anası da Türkçe konuşurdu. Gölcük'te Türk, Urum bir idi.

Siz eski evinizi bulabildiniz mi?

- Evet, bulduk. Babamın evinde oturan adam diyor ki: ‘‘Biz bu kadar senedir bekliyorduk. Çünkü anam ölmeden evvel vasiyet etmişti, 'eğer evime gelirlerse torunları neyim, hısımsınız. Bunları evimde oturtun, gelirlerse rahat ettirin, evde tutun, misafir edin' demişti.’’ Şimdi bana diyor ki ‘‘gaçmayacan.’’ Ben dedim: ‘‘Yarın gelecem, gaçiiim de yarın yine gelirim.’’ Babam bana evi nasıl anlattıysa öyle. Yokarı oda, aşağı oda, burda tandırdı, orda ambar varıdı, teneyi (buğdayı) koyarlarmış... Babam bana hepsini anlatmıştı. Şimdi adam ‘‘Anam bana vasiyet etti ama çok geç geldiniz’’ diyor. O kadar seneler geçti gelemedik, hencik (şimdi) saati geldi, geldik. Anaları demiş ki bunlara ‘‘Bu evin esas sahibi Doroteus'tur. Oğlum, gelen soran olursa de ki ev budur.’’

Sizinkiler birdenbire mi gitmişler Yunanistan'a, yoksa bir hazırlık devresi olmuş mu? Babanız gidişlerini size nasıl anlattı?

- Bizimkiler Yunanistan'a gitmeden bir sene evvel Yunanistan'dan buraya muhacirler gelmiş. Eski evimizde oturan bu adam diyor ki: ‘‘Bir sene babanlan beraber yaşadık.’’ Onlar geldi, bir sene sonra da bizimkiler gaçtı (gitti).

Aynı evde mi yaşamışlar?

- He beraber oturdular. Benim babamlar aşşağı kata inmiş, yokarı odada da bunlar otururmuş. Aynı evde kalmışlar ama bizimkileri yokarıdan aşşağıya indirmişler. Siz geçeceksiniz inin aşşağıya, buraya yeniler gelecek demişler.


Araştırma: Ahmet Arslan ( Kaynak )

**************************************************************

Mübadele ile ilgili Milliyet Gazetesinin bir araştırması""- Mübadele Allahın belası bir şeydi""


26/7/2009

Alev06 ...mubadele

Alev06




Sal 28 Ağu 2007, 11:28  

"GÖÇ, Ayrılırken turuncu pancurlarını aralık bıraktığımız ev - yıllarca - o açık pencereden girip  çıkacak çocukluk arkadaşın güvercinler anıların karanlık odalarına. Arkanızdan bir kova suyla sizi uğurlayan komşunuz her akşam tencereyi hızla maltıza vuracak arka bahçede, bir daha hiç  karşılaşmayacağınızı unutmak için, sırtını denize çevirmiş, gözleri dağlarda..." Cevat Çapan

Balkanlardaki diğer göçlerden, her türlü karakteristik özellikleri itibariyle ayrı bir yer ve öneme sahip 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi. Ne var ne yoksa geride bırakılıyor. Zaten diğer Balkan göçlerinden mübadeleyi ayıran en temel fark da bu.Bıraktıkları izleri koruyup kollayacak akraba, eş, dost kalmaması... .

Mübadele, bildiğiniz gibi "değiş tokuş" demek.Mübadil sıfatının, bizim için tarihî bir anlamı var: «Lozan Antlaşması'na göre, Türkiye'de, İstanbul dışında oturan Rumlar ile değiştirilmek üzere, Batı Trakya dışındaki Yunanistan'dan getirilen Türkler.» diye özetlenmiş. Osmanlı'nın kaybettiği 1. Dünya Savaşı sonrasında  can ve gelecek korkusuyla Trakya ve Balkanlar'daki yaklaşık 650 bin  Türk'ü oldukları yerden kaldırıp Gülcemal vapuruna bindirip Anadolu'ya getiren...Erkeklerin çoğu ya dönem savaşlarının birinde şehit düştüğü ya da öldürüldüğü için çoğunlukla kadınları ve çocukları yola döken...Aynı şekilde kazanılan Kurtuluş Savaşından sonra Anadolu'dan bir milyona yakın Rum'u yollara döküp Yunanistan'a götüren...
Mübadele, bilhassa Müslüman Türkler için sıradan bir göç olayı değildir.

*Türk Mübadiller, ata topraklarında bırakmaya mecbur kaldıkları ev, bark, bahçe, dükkan ve arazilerine karşılık Türkiye’den kaçan Rumlar’dan kalan arazilerin bir bölümünü almışlardır. Dolayısıyla bilinçli hiçbir mübadil, “muhacir” sıfatını kabul etmez, her fırsatta bu sıfatı reddederek “mübadil” sıfatını taşıdığını muhataplarına ısrarla anlatır.*

Mübadil ailelerinin evlerinde bugün de Rumca Makedonca, Rumence, Pomakça, Arnavutça bilenler, konuşanlar vardır. Farklı mutfak gelenekleri devam eder.Giritli, Yanyalı, Selanikli ailelerin çocukları... Gemilerle gelirken, "Bu gidişin dönüşü yok" diye anahtar demetini denize atanlardan, geldikleri yerde on yıl sonra döneceğiz diye gün sayanlara kadar ne hatıralar, dramlar vaer mübadillerde...Yerleşik düzende yaşayanların bunu anlamaları güçtür biraz.. Mübadeleye tabi tutulan, karşılıklı iki milyona yakın insan...İnsanlar,halklar düşman değildir kendi içlerinde...Hükümetler,devletler düşman olur birbirlerine...Sevelim sevmeyelim,ama bir halkı top yekûn kötü ilan edemezsiniz.Birlikte süren yaşam koşullarında birbirlerinin düğününde oynayan,cenazesinde ağlayan insanları insan olarak düşündüğünüzde iki taraf içinde acıdır mübadele...Siz hiç evinizi bacasından tüten dumanıyla bırakarak ayrılmayı hayal ettiniz mi bilmem...Dido Sotiriu'nun Benden Selam Söyle Anadolu'ya,İvo Andriç'in Drina Köprüsü'nü,Nikos Kazancakis'in Kaptan Mihalis'ini,okuduğunuzda Anadolu'yu anayurt kabul eden duyguları da okursunuz...Yunanistan'a yolunuz düşerse birgün,önceden Türklerin oturduğu köyden bir Yunan köylüsü yol sorduğunuzda sizi şaşırtabilir.. Türkçe yanıt vererek yolu tarif eder size,bende Samsun'luyum der gözlerinden iki damla yaş süzülerek....Gözlerinize,kulaklarınıza inanamazsınız bir an...Kuşkusuz bu süreçte sıkıntılı anlar da olmuşYunanistan ile savaş başlayıncaya kadar bir sıkıntı yokmuş. Çünkü Türk ve Yunan köyleri iç içe değilmiş. Kurtuluş Savaşında Yunan ordusu bozguna uğramış, işler değişmiş. Daha savaş sırasında 1 milyon civarında Rum, Anadolu'dan kaçarak Yunanistan'a sığınmış. Bu muazzam bir nüfus artışı demekYunanistan için. Neredeyse %25... Kaçan Rumların önemli bir bölümü Müslüman köylerine yerleştirilmiş. Bir evde ikişer aile ikamet etmek zorunda kalmış aylar boyunca. Bu süre bazı köylerde bir yılı bulmuş. İster istemez anlaşmazlıklar ve sıkıntılar cereyan etmiş. Hele bir de sözleşme metnine imza atılınca, her gün eziyet katsayısı yükselmiş. Kısa zamanda toparlanmak, evi terk edip yollara düşmek o günün imkânlarına göre bir hayli zor...
Anadolu'da yerleşik olanlar önceleri mübadeleyle gelen müslüman Türkleri dışlamış,kabullenmemiştir.Osmanlı fethettiği Balkan topraklarına Anadolu'dan nüfus yerleştiriyordu. Yunanistan'dan mübadele edilenlerin ataları da bir zamanlar Anadolu'da yaşıyordu aslında. Bunlara Evlad-ı Fatihan diyoruz.Anavatana ve yeni kurulan Cumhuriyete inanıp güvenip gelenlerin ve bu vatanı, kendilerini kucakladığı için canından çok sevenlerin ,çocukları,torunlarıyız biz.Büyüklerimizin kulaklarımda çınlayan vasiyetidir:"Bu vatan bizi kucakladı,bağrına bastı,sizde bu vatanı kucaklayın sıkı sıkı sarın,kimselere bırakmayın" dediler...Mübadiller içinde vatanını sevmeyene,hele hele ihanet edene henüz rastlanmamıştır...Bir kaç kitap yine merak edenler için...

Mübadelenin Öksüz Çocukları
İskender Özsoy
BAĞLAM YAYINLARI / Araştırma Dizisi

Mübadele Çocukları
Heirs of the Greek Catastrophe. The Social Life of Asia Minor Refugees in Piraeus
Renee Hirschon
TARİH VAKFI YAYINLARI

Şahitlerin Dilinden Unutulan Büyük Göç
1923 Türk Yunan Nüfus Mübadelesi

*
http://www.samsunmubadele.org.tr/b_mubadele.asp *
Bu linkte Mübadele protokolu da yer almakta merak edenler için...


26/7/2009

bir konu (cevaplandırma.)http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=31215&start=10

borakalyon




Çrş 04 Ekm 2006, 15:10  

Birincisi biz Türkler Karadeniz halkına asla Laz demeyiz Onlara Laz diyen sizsiniz. Onlar Karadenizli Türklerdir. Daha detay lazımsa Trabzonlu, Rizeli , Ordu'lu, Artvin'li Türklerdir.
Yetmediyse Hemşinli, Of'lu, Vakfıkebir'li, Çay'lı, Çarşamba'lı Türklerdir...
Bunun dışındaki söylemler bölücüdür ve kabul etmiyoruz...
Bunlar daha önce denendi ama Ege'de denize dökülerek cevaplandı. Yine deneniyor ve gerektiğinde yine hak ettikleri cevabı alacaktır...

Bizler vatanı için savaşmayı değil ölmeyi göze alan Türkler Bu vatanı Üç kuruşluk söylemlere feda etmeyiz. Aramızda bazı satılık hainler çıkabilir ama bu hiçbirşeyi değiştirmez....


KARADENİZ ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR

Türkiyeyi kariştırarak çirkin emellerine ulaşmak isteyen çevreler dış bağlantılı Soros beslemeli vakıflar,bazı konuları karıştırmaktan bir türlü vaz geçmiyorlar özellikle mili duyarlılığı ve vatanseverliğiyle öne çıkan Karadeniz insanını üzerinde bu oyunlar yoğunlaşıyor. Bir aralar yunanistanın desteğıyle Pontus-Rum virüsünü bölge üzerinde yaymaya çalışanların bu gırışımı olamayınca Milliyet gazetesinin desteğiyle ve bazı kendini bilmez sanatçı bozuntuları(Fuat Saka) bölgede küçük bir gurup olan lazların mavı kanlı Hıristiyan Lazlar olduğu idaasını ortaya atıyorlar Rizenin sadece birkaç ilçesinde ve Artvinin ilçelerinde nüfüsün küçük bir bölümünü oluşturan bu gurupları kullanmak istiyorlar,bu insanlar herzaman herzaman Türklüğün bir parçası saymış devletine ,bayrağına herzaman bağlı kalmıştır.Miliyet gazetesinedeki haberde Karadenizin bu küçük topluluğuna israrla Hıristiyan laz virüsü aşılanıyor Türkiyede yaşıyanların Megrelyalı olduğu teması işleniyor ,Gürcistandakı Megrellere kısaca Hıristiyan laz deniliyor,Milliyet bunların müslüman lazlarla ortak özellikleri olup olmadığı sorusunu sorarak kafa bulanıklığıyaratmaya çalışıyor,Tutmaz efendiler tutmaz bu bölge yüzyıllardan beri Türk tür Türk kolacak gidin efendilerinize söyleyin Yeni azınlık yaratma projesi Karadenizde Yenilgiye uğradı  ...

Geniş bilgi için
http://www.reklam.com/hemsin/540033/




Doğu Karadeniz (Trabzon) kökenli bir Türk olarak Bölgemiz üzerinde oynanan ve sözde tarihi-bilimsel gerçeklere dayanan propagandaları daha yakından incelediğimde yöre üzerindeki Yunan destekli ve Alman destekli tezlerin çatışma halinde olduğu izlenimine kapıldım. Şöyle ki; Almanya'nın büyük oranda desteklediği Laz milliyetçilerinin iddiasına göre aslında lazlar binlerce yıl önce samsun'a kadar uzanan bölgede yine "tarihi" adları olan "kolh" halkı olarak yaşıyorlardı, daha sonra yöreye gelen Yunan koloniciler zaman içerisinde Pazar İlçesine kadar olan alanı ve "laz-kolh" kökenli yöre halkını "Rumlaştırdılar". Yunanistan destekli "bilim adamlarının" iddiası ise Laz denen halkın aslında bugünkü Abhazya Bölgesinde yaşadığını ve çok daha sonra Pazar- Batum arasında uzanan kıyı boyuna göç ettiğidir.

Söylemeye hiç gerek yok bütün bu çarpık iddialar sadece yöre halkına karşı yapılmıyor aynı zamanda mütareke basını tarafından Ülkemizin diğer yörelerinde yaşayan halkın zihnine de "bakın nasıl doğu-güneydoğu bölgelerinde yaşayanların tümü Kürt kökenliyse Karadeniz de yaşayanlar da devşirilmiş Rum-Laz halklarıdır" fikrini iyice yerleştirmek için kullanılıyor. Neyse ki Bölgemizde Türklük bilinci çok kuvvetli ve uygulanan bu strateji fikir babalarının ellerinde patlamaya mahkum. Doğu Karadeniz binlerce yıldır bir Türk Yurdudur ve daima da öyle kalacak...


Daha geniş bilgi için...

http://www.karadenizliler.org/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=23




Yunanistan yaklaşık 400 yıl Osmanlı egemenliğinde yaşamış ancak bir yandan 1789 Fransız İhtilali'nin toplumlara aşıladığı duygular ve fikirler diğer yandan da Osmanlı devletinin toprakları üzerinde emelleri ve çıkarları olan büyük devletlerin (İngiltere, Fransa, Rusya) kışkırtmaları ile ayrılıkçı hedefler izlemeye başlamıştır. Neticede 1821 Mora İsyanı ile Osmanlıdan ayrılma sürecine girmiş ve 3 Şubat 1830 da bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Yunanlılar bu devletlerini kendilerine şiar edindikleri Megalo İdea'nın gerçekleşmesi için bir başlangıç saymışlar ve böylelikle kuruluş sınırlarının dışında olup da Rumca konuşan toplulukları - üzerinde yaşadıkları topraklarla birlikte - kendi siyasi sınırları içine katarak 5 denizli ve 2 kıtali büyük bir Yunanistan kurma gayreti ile hareket etmişlerdir. Kurulduğu 1830'dan itibaren bu yayılmacı felsefe ile yönetilen Yunanistan'da hangi görüşte kişi, kadro veya partiler işbaşına gelmiş olursa olsun, bunlar bölge ve dünya konjonktürünü de kullanarak Megalo İdea’nın öngördüğü "Büyük Yunanistan" hedefine varmak için çaba harcamışlardır. B projenin gerçekleşmesi bir hamlede mümkün olamayacağından, bu yolda adım adını Enosis (ilhak/birleşme) hamleleri öngörülmüş ve Enosis, Yunanlıların toprak kazanım yöntemlerinin adı olmuştur.
Yunanistan topraklarını büyük ölçüde Türklerin aleyhine olacak şekil de ve büyük devletlerin emperyalist politikalarından yararlanarak genişletmiştir. 1919'da Trakya ve Anadolu'yu işgal edip ele geçirmeye çalışmışlar, aynı zamanda Doğu Karadeniz'de de bir Pontus Rum devleti kurmaya çalışmışlardır. Ancak 1921 Sakarya Meydan Muharebesi ve 1922 Büyük Taarruz ile durdurulmuşlardır.


Bilgi:

http://tr.greekmurderers.net/index.php?option=com_content&task=view&id=6&Itemid=30





Size daha çok kaynak verebilirim.
En basiti
Hulki Cevizoğlu (kendisi Karadenizlidir)   Ey Türk İstikbalinin Evladı
Turgut Özakman  Şu Çılgın Türkler
Erol Mütercimler  Bu Vatan Böyle Kurtuldu

Ve Atilla İlhanın Unutulmaz sözü:
"Türkiye en çok hain üreten ülkedir"


Şimdi Size birkaç sorum olacak  Lütfen soruları cevaplamadan konuya devam etmeyin zira cevapları almadan yazdığınız hiçbirşey geçerli olmayacaktır..

1- Sizin Pontusçuluk hakkındaki kaynaklarınız nelerdir?
2- Fener Rum Patrikanesi Ekümenik Olsun mu?
3- Bu haritayı onaylıyor musunuz?

4-Türkler Ermenilere soykırım yapmış mıdır?
5-Türkler Pontus Soykırımı yapmış mıdır?
6-Karadenizde yaratılmaya çalışılan etnik ayrımcılık bu ülkeye ne kazandırır?
7-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti mi? Kıbrıslı Türkler mi?
Lütfen bu sorulara net cevap vermeden konuya devam etmeyin Sükut içinde altınları toplamaya devam edin......

Yaş Konusuna gelince 33 yaşındayım  Sizce daha çok büyümem mi gerekiyor? Siz kaç yaşına kadar sustunuz? kaç yaşından sonra konuşulur?

Son olarak şunu söyleyeyim. Amacım bir tartışma yaratmak değil. Bazı yorumlarınızı tekrar okursanız (alaycı) neden bu şekilde yazdığımı anlarsınız. Bütün Yunanistanı aynı kefeye koymamakla birlikte Megalo Idea ve Enosis kavramlarının karşısında olduğumu belirtmek istedim.
Bu tartışmanın daha da büyümesini istemiyorum. Yaşınızın olgunluğu gereği sizden de bunu bekliyorum. Yoksa bu kaygan yolda benimle yürümüş olursunuz.

26/7/2009

mubadillerle ilgili bilgi

Volkan.B
********************
Lozan’da, Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan 30 Ocak 1923 tarihli Türk-Rum Nüfus Mübadele Anlaşması gereğince, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yaklaşık olarak 480.000 kadar Yunanistanlı Müslüman Türkiye’ye getirildi ve ülkenin değişik yörelerine yerleştirildiler. Bu göçün, daha doğrusu göç ettirme olayının kendine özgü yanları vardı: Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 850.000 kadar Anadolu’lu Rum, firari Yunan askerleriyle birlikte Yunanistan’a kaçmış ve orada büyük toplumsal ve ekonomik sorunlara neden olmuşlardı. Savaşın yenilgisinin psikolojik etkilerini yoğun olarak üzerinde taşıyan bu kızgın kitleler, Türkler’e akıl almaz baskılar yapıyorlardı. Sonuçta Lozan görüşmelerinde bu sorunları çözüme kavuşturmak için mübadele anlaşması yapıldı ve o zamanki Seyr-i Sefain İdaresi’ne ait vapurlarla, Batı Trakya dışındaki Yunanistanlı Müslümanlar, Türkiye’ye getirildiler.

Bu göçün en önemli özelliği, isteğe bağlı değil, zorunlu olmasıydı. Yani kitleler, göç etme yolunda gönül rızaları olmasa da, zorunlu olarak karşı tarafa göç ettirilmişlerdi. O tarihlerde Türkiye savaştan yeni çıkmış bir ülkeydi. Zaten geri kalmış bir tarım toplumunda, binbir türlü sorunlar ve yetersizlikler yaşanırken, önce 1.200.000 Anadolu ve Doğu Trakya Rumu’nun Türkiye’den ayrılmasıyla büyük boyutlu ekonomik sıkıntılar yaşanırken, bir de buna sayısı yarım milyona ulaşan, büyük ölçüde varını yoğunu Yunanistan’da bırakarak en başta çoluk-çocuğunun ve kendinin canını kurtarma amacında olan Yunanistan’dan göç ettirilmiş Türk-Müslüman kitlenin yerleştirilmesiyle ilgili sorunlar eklenmişti. O tarihlerde Türkiye nüfusu on-onbir milyon kadardı. Büyük savaşların yükünü yıllardır omuzlarında taşımış bu halk bir de yarım milyonluk bir kitlenin barınma, beslenme, sağlık, üretici duruma getirilme gibi sorunlarını yüklenmek zorunda kalmıştı. Bu göçeden kitleye, Rumlar’dan arta kalan taşınır ve taşınmaz malların verilmesi düşünülmüş; hatta Lozan’da konuyu ilk kez bir raporla gündeme getiren Dr. Nansen’in ve onu destekleyen İngiltere’nin tezi, karşı tarafta bulunan terkedilmiş malların, yerleştirme işlerini kolaylaştıracağı biçiminde oluşturulmuştu. Bu ilk bakışta doğru bir yaklaşım gibi görünebilir. Öyle ya! Düz bir mantıkla, 1.200.000 kişinin terkettiği mal varlığı nasıl olsa Türkiye’ye getirilen yarım milyon insanın yerleştirilmesini karşılar diye düşünülebilir. Oysa tarihsel gerçeklerin dayattığı koşullar hiç de buna olanak vermiyordu. Bir kere, Rumlar’ın Türkiye’de iken yaşadıkları önemli yerleşim merkezleri, Yunan ordusunca, yenilginin arkasından çekilirlerken yakılıp-yıkılmıştı. Örneğin Batı Anadolu’nun kentleri, kasabaları ve köyleri büyük ölçüde bu yakılıp yıkılmadan paylarını almışlardı. Aynı şek, Kuzey Anadolu için de geçerliydi. Çünkü Pontus çeteleri, Kurtuluş Savaşı boyunca bu yörede büyük bir yıkıma neden olmuşlardı. Örneğin, dönemin resmi makamlarının verdiği bilgiye göre, Türkiye’yi terkeden Rumlar’dan büyük bir olasılıkla 200.000-250.000 ev kalması gerekirken, yanıp yıkılanların dışında kalan ev sayısı 100.000 kadardı. Bunların da büyük kısmı onarıma gereksinim olan evlerden oluşuyordu. İş bununla kalsa, yine de iyi sayılırdı: Ama asıl sorun, bu terkedilen evlerin yerli halk tarafından yağmalanmasıyla ortaya çıkmıştı. Sonuçta, hükümet güçlerinin eline geçebilen ev sayısı 25.000 kadardı. Elbette bu sayının, Türkiye’ye getirilen yarım milyon Yunanistan’dan göçettirilmiş Mübadil Türkler’in yerleştirilmesine olanak yoktu.

Nitekim bu sorunlar, Mübadil Türkler’e barınacakları ev, işleyebilecekleri bağ-bahçe dağıtılırken büyük oranda kendisini gösterdi. Oluşturulan Muhtelit Mübadele Komisyonu, Türkler’in Yunanistan’da kalmış mallarının oranını ve altın lira üzerinden değerini kaydetmekteydi. Eğer göçmen daha Yunanistan’dan ayrılmamışsa bu kayıtlar onun kendisinin yanında yapılıyordu; yok eğer Yunanistan’daki baskılara dayanamayıp ayrılmak zorunda kalmışsa, bu kez onun arkası sıra yapılıyordu. Dört nüsha olarak oluşturulan bu mal beyannamelerinin bir nüshası göçmenin kendisine, birisi gittiği ülke temsilciliğine, birisi ayrıldığı ülke temsilciliğine veriliyor; bir nüshası da komisyonun kendi arşivinde kalıyordu. Güya göçmen bu beyanname ile karşı tarafa göç ettiğinde, uyrukluğunu kazandığı yeni ülkenin hükümetinden, ayrıldığı ülkede bıraktığı malların değerinde mal alabilecekti. Oysa bu büyük ölçüde gerçekleşemedi. Bunun en önemli nedeni, az önce de vurgulandığı gibi, Rumlar’dan kalan malların yağmalanması, ilgisiz kişilerin düzmece belgelerle bu malların önemli bir kısmının mülkiyetini üzerlerine almalarıydı. Ayrıca, Yunanistan’da bırakılan mallara eşdeğerde bu insanlara mal verilmesi de mümkün olmuyordu. Üstelik, pek çok göçmen, komisyon kendi yörelerine gelmeden baskılar nedeniyle Yunanistan’dan ayrılmak zorunda kaldıkları için, ellerinde Türk Hükümeti’nden mal-mülk isteyecek bir resmi kayıt bulunmuyordu. Türk Hükümeti de, bir anlamda ihtiyatlı davranmak üzere, mal dağıtımını bir anda yapmadı ve zamana yayarak gerçekleştirdi.

Ortalama beş kişilik bir çiftçi göçmen ailesine verilecek arazi ve yemiş veren ağaçlar, türü ne ve değerine göre şu biçimde dağıtıldı:

1- Araziler: “Alâ, evsat ve edna” (yüksek, orta, düşük) nitelikli topraklar olmak üzere üçe ayrılmıştır. Birinci derecede verim gücüne sahip tarım arazisi olarak benimsenen ‘Alâ araziden, beş kişilik bir aileye en az 50, en çok 75 dönüm; ikinci derecede verimlilik gücüne sahip tarım arazisi olan “evsat” araziden en az 75, en çok 100 dönüm; üçüncü derecede verimlilik gücü olan “edna” araziden en az 100, en çok 140 dönüm arazi veriliyordu. Bir göçmen ailesi, bu gruplardan yalnız birisinin niteliğine sahip araziden pay alabiliyordu.

2- Tütün Alanları: Birinci derecede tütün yetiştirilen Samsun ve Bafra gibi yerlerde, beş kişilik bir aileye en az 12, en çok 15 dönümlük toprak veriliyordu. İzmir ve İzmit gibi ikinci derecede tütün yetiştiren topraklardan ise en az 15, en çok 20 dönüm toprak dağıtılıyordu.

3- Sebze Bahçeleri: Büyük kentlerde ve kentlerin çevresinde en az 5 en çok 10, uzak yerlerde olan bahçelerle, bahçe olma niteliğine sahip yerleşim arazilerinden en az 10, en çok 15 dönüm arazi beş kişilik bir aileye verilmekteydi.

4- Bağlar: Birinci derecede üzüm yetiştiren İzmir gibi yerlerden en az 6, en çok 10 dönüm, ikinci derecede üzüm yetiştiren yerlerden merkezlerden uzaklığına ve üretim derecelerine göre, en az 10 en çok 15 dönümlük toprak dağıtılmaktaydı. Bu nitelilklere uymayan arazilerden de, bunlarla orantı kurularak pay veriliyordu.

5- Zeytinlikler: Birinci derecede üretime uygun ve değerli zeytin bölgelerinde 100-120, ikinci derecede üretime uygun ve değerli zeytin bölgelerinde 120-150, üçüncü derecede üretime uygun ve değerli zeytin bölgelerinde 150-200 zeytin ağacı göçmenlere verilmekteydi. Yabani ve aşısız genç zeytin ağaçlarının beş tanesi bir zeytin ağacı sayılıyordu.

Bunların dışında portakallık ve limonluk olan yörelerin bölünmesi ve dağıtılması, yerel geleneklere uygun olarak, beş nüfuslu bir ailenin gereksinimini kaç ağaç ya da kaç dönüm portakallık ya da limonluk karşılayabilecekse, komisyonca bu oran dikkate alınarak yapılmaktaydı. Dut ağaçları ve dutluklar da, bunların seyreklik ve sıklığına göre mahallince belirleniyor ve geçimi yalnız dutluklarla sınırlı bulunan beş nüfuslu bir aile için en çok dönüm dutluk veriliyordu. Nüfusu beşten fazla olan bir ailede, fazla olan her nüfus için şu miktarda arazi ve ağaç vcrilmekteydi: Birinci derecede verimli araziden 8-10, ikinci derecede verimli araziden 10-15, üçüncü derecede verimli araziden 15-20; tütün arazisinden 2-3, bağlardan ve bahçelerden 1,5-3 dönüm, zevtinliklerden de 20-30 ağaç...


Mübadele göçmenlerine tarla, bağ, bahçe, zevtinlik vb. taşınmazların dağıtımıvla ilgili olarak, hükümetçe hazırlanmış olan genelgede ayrıntılı bir dağıtım ve paylaştırma planı oluşturulmuştu. Bu yöntemle, yerleştirilmiş olan mübadele göçmenlerine, 5.000.000 dönüm arazi, 4.300.000 adet de zeytin, incir ve meyve ağacı dağıtıldı. Yalnızca İzmir’de, mübadele kapsamına giren göçmenlere ve onların dışındakilere 3.815 dönüm bahçe, 59.015 dönüm bağ, 280.599 dönüm tarla, 433.305 adet zeytin ağacı paylaştılar.
                                                                                        MÜBADELE YILLARINDAN
                                                                                         HIFZI BALKANOĞLU
Evet mübadele sonrası aslında her iki toplumda ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabildi.Bugün Atinada yaşıyan Türkiye göçmenleri hala 2.sınıf Yunanlı olarak görülüyor
.

26/7/2009

mubadil Konusu ile ilgili Turkey'deki diğer linkler ;

Konusu ile ilgili Turkey'deki diğer linkler ;

http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=25391

http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=271859#271859

http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=255322#255322

26/7/2009

mubadiller

Bende birşeyler buldum.Türkiye’ye dönen mübadiller  için en büyük sorun yerleştirildikleri yerlerde ortaya çıktı. Mübadillerin bir kısmı dönemin sayfiye bölgelerine ve Tuzla’ya, Tekirdağ’a, Kırklareli’ne aynı zamanda çok uzun ve zahmetli yolculuklardan sonra Diyarbakır gibi Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda bulunan illere yerleştirildiler. İller  arasında en çok Edirne İline göçmen yerleştirilmesi yapıldı.Devlet İstatistik Enstitüsünün verdiği rakamlara göre,mübadele yoluyla gelen göçmenlerin 40.041’i Edirne’ye , 33.138’i   Balıkesir’e,  32.075’i   Bursa’ya,   22.237 ‘si  Tekirdağ’a  ,   32.773’ü  İstanbul’a ,  31.867’si  İzmir’e  ,19.920’si  Kırklareli’ne ,  16.277’si  Samsun’a  ,  15.530’u  Kocaeli’ne ,  15.668’i  Niğde’ye  ,  11.872’si  Manisa’ya yerleştirildi. Diğer küçük gruplar da muhtelif illere dağıtıldılar.Gene D.İ.E verilerine göre Türkiye’ye toplam 456.720 göçmen getirildi.

26/7/2009

Mübadele nedir?

Mübadele nedir?
 1912-1922  yılları arasındaki savaşlar nedeniyle Balkanlar’da, Ege Adaları’nda ve Anadolu’da büyük acılar yaşandı. Balkan Savaşı sonrasında yüz binlerce Müslüman savaşta yenik düşen Osmanlı Ordusu’nun peşi sıra korku ve panik içinde doğdukları toprakları terk ederek Anadolu’ya sığındı. Benzer trajedi, 1922 yılında Kurtuluş Savaşı’nda yenik düşen Yunan Ordusu’yla beraber Anadolu’yu terk eden Ortodoks Rumların başına geldi. Bir ay gibi kısa bir süre içinde yüz binlerce Ortodoks Rum Yunanistan’a sığındı. Bu durum Yunanistan’da büyük sıkıntılara ve kaosa yol açtı. Yunanistan’ın nüfusu bir anda dörtte bir oranında arttı. Lozan Barış Konferansı toplandığında öncelikle sığınmacılar ve esirler konusu ele alındı. İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda; 30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşme uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Mübadele sözleşmesinin kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını terk etmiş olanlar da alınarak mülteciler sorununa bir çözüm bulunmuş oldu. Tarihteki ilk ZORUNLU GÖÇ’ü içeren bu sözleşme ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca mübadele, bu insanlara da mübadil deniyor

26/7/2009

mubadiller

Oktay Kasman




Çrş 20 Eyl 2006, 23:14  

1923 yılında imzalanan Lozan Mübadelesi 1927 yılına  kadar devam etmiştir. Bu anlaşmaya göre Türkiyedeki Rumlarla Yunanistandaki Türklerin büyük bir bölümü mübadele edilmiştir.(Değiştirilmiştir).İstanbuldaki Rum nüfus ile Batı Trakyadaki Türk Nüfus bunun haricinde kalmıştır.Girit adası ise 1913 tarihinde Londra Antlaşması ile Yunanistana bırakılmıştır.
Ben de Giritten gelen Mübadil bir ailenin çocuğu olarak Babamın,amcalarımın,Babaannemin ve diğer akrabalarımla tanıdıklarının yaşadığı dramatik hayatın yakın bir şahidiyim.
O insanların yaşadıkları her an,Giritteki yaşamlarının,Topraklarının,Zeytinliklerinin,Anılarının
sıcaklığı ile doluydu.Mazi ile ilgili hatıralar sanki dün olmuş gibi anlatılırdı.Son nefeslerine kadar doğdukları topraklarda yaşamışlardı.O insanların hayatları hakikaten yaşanmış büyük
acılarla doluydu.Ahmet Yorulmaz,Savaşın Çocukları ve Kuşaklar isimli eserlerinde Girit Mübadillerinin hayatlarından kesitler vermiştir.Girit Adası 1204 yılında Bizanslılar tarafından
100.000 gümüş lira karşılığında Venediklilere satılmıştır.1645 yılında başlayıp 24 yıl süren kuşatma sonucu 1669 yılında ada fethedilmiştir.Tahminen 130.000 şehit verilmiştir.
Bana göre Sümbül Ağa olayı dolayısı ile lüzumsuca yapılan bu savaşın sonucu ,alınırken de
verilirken de hatta verildikten sonra kan,gözyaşı ve sefaletlerin yaşanmasına sebep olmuştur.Bu gün Lozan Mübadilleri Derneği Vakfı ve diğer Mübadil Dernekleri vasıtası ile
karşılıklı temaslar yapılmaktadır.


..................