--> MUHACİRİN SİTESİ"Bütün hakları saklıdır.İktibas edilen yazılar,resimler ve kopyalar uyarıldığında derhal silinir. Düzenleyen:M.H.



Bugün:
Ana Sayfa || E-Mail
>

***Balkan suyu içmişler***

SELAM OLSUN ECDADIMIN DOĞDUĞU TOPRAKLARA...GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN ,GELECEĞİNİ BİLEMEZ. Bizlerde atalarimiz Rumeli Turklerini daha iyi tanimak icin çıktığımız yolculukta sizleri de yanimizda gormekten mutlu olacağız... M.H.

12/6/2008

Güney Osetya Sorunu Nedir?

Güney Osetya Sorunu Nedir?

 
Hasan KANBOLAT
Güney Osetya Sorunu Nedir?
Gürcistan silahlı kuvvetlerinin Gürcistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya’ya 8 Ağustos Cuma günü sabaha karşı girmesi ile başlayan savaş sürüyor. Bu nedenle Güney Osetya sorunu ele almakta fayda vardır.

Çeçen birliklerle vuruyor

Savaş bölgesinden son kareler

Kafkasya sıradağlarının güneyinde bulunan Güney Osetya 3.990 km²’lik oldukça küçük ve dağlık bir coğrafyaya sahiptir. Nüfusu yaklaşık olarak 70 bin’dir. Bu nüfusun yaklaşık olarak 50 bini Oset, 15 bini Gürcü, 5 bini ise çeşitli Sovyet halklarından insanlardır. Kuzey Osetya’da yaklaşık 500 bin Oset bulunmaktadır. Rusya Federasyonu, Kuzey Kafkasya ve Oset diasporası ile birlikte dünyada yaklaşık olarak 800 bin Oset bulunmaktadır. Osetler iki dinli bir halktır.

Çarlık Rusyası’nın Kuzey Kafkasya’yı ele geçirmesi sonrası 1864 yılında ve 1877-78 Osmanlı-Çarlık Rusyası savaşından hemen sonra Müslüman kökenli Osetlerin büyük çoğunluğu Çarlık tarafından Anadolu’ya doğru zorunlu göçe zorlanmıştır. 130 yıldır Anadolu’da yaşamalarına rağmen Osetlerin varlığı Türkiye’de pek bilinmiyor. Günümüzde Osetlerin Ankara ve İstanbul’da yaşıyor. Kafkasya’yla ilişkilerin ve bilgilenmenin arttığı bugünkü koşullarda tanımlamalar da değişiyor. Türkiye’de Orta ve Doğu Anadolu’da 24 Oset köyü bulunuyor.

Türkiyeli Osetler göç hikayelerine ve sonraki tarihi olaylara bağlı olarak Kars (Sarıkamış)-Erzurum, Sivas-Tokat-Yozgat ve Muş-Bitlis olmak üzere üç gruba ayrılıyorlar. Günümüzde, Güney Osetya’da nüfusun yaklaşık yüzde 95’i Ortodoks Hıristiyan ve yüzde 5’i Müslümandır.

Başkenti Tskhinvali’dir (Türkçede ‘Tsinvali’ okunur). Diğer yerleşim birimleri Java, Leningori ve Znauri’dir.

Osetler, Alan ırkından geldiklerini iddia ederler. Kendilerine ‘Alan’ adını verirler. Bu nedenle, Kasım 1994’de, Güney Osetya’nın hemen üzerinde bulunan Kuzey Osetya’nın adına "Alanya" terimi de eklenerek resmi adı “Kuzey Osetya Cumhuriyeti-Alanya” olmuştur. Kafkas halkları Osetlere ‘Kuşha’, ‘Os’, ‘Yas’ ve ‘Asetin’ gibi değişik isimlerde vermişlerdir. Güney Osetyalılar, Kuzey Osetyalılar tarafından ‘Kudar’ olarak adlandırılıyor.

Kuzey Osetya’daki Osetler kendilerini ‘İron’ ve ‘Digor’ diye adlandıran iki gruba ayrılıyor. Oset nüfusunun büyük çoğunluğunu, lehçeleri edebiyat dili için temel alınan İronlar oluşturuyor. Azınlıktaki Digorlar (veya Digoronlar) ülkenin batısında yaşıyor. Güney Osetler ise İron lehçesinin farklı ağızlarını konuşan birkaç gruba ayrılıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde 10 Kasım 1989 tarihinde Gürcistan’a bağlı Güney Osetya Özerk Bölgesi’nin Halk Temsilciler Meclisi, bölgesel özerkliğin ‘özerk cumhuriyete’ çevrilmesi talebiyle Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’ne başvurmuştur. Ancak, söz konusu başvuru 16 Kasım 1989 tarihinde yapılan toplantı ile reddedilmiş ve 23 Kasım 1989 tarihinde Gürcü birlikleri Güney Osetya’nın başkenti Tshinvali’ye saldırıp kuşatma altına almışlardır. Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte,  Gürcistan Parlamentosu 11 Aralık 1990 tarihindeki oturumunda Güney Osetya Özerk Bölgesini lağveden bir kanunu kabul etmiştir. 5-6 Ocak 1991 tarihinde Gürcistan’ın ilk Devlet Başkanı Gamsakhurdia yanlısı Gürcü birliklerinin Güney Osetya’nın başkenti Tskinvali’ye girmesiyle çatışmalar başlamıştır.

Güney Osetya Temsilciler Meclisi 4 Mayıs 1991 tarihinde toplanarak Gürcistan’dan ayrıldığını ilan etmiş ve Rusya Federasyonu sınırları içinde kalan Kuzey Osetya Federe Cumhuriyeti ile birleşmek istediğini açıklamıştır. 6 Ocak 1992 tarihinde Gürcistan’da gerçekleşen askeri darbe ve sonrasında işbaşına gelen yeni yönetim de Güney Osetya’ya tekrar girmeye çalışmıştır. Güney Osetya’da 19 Ocak 1992 tarihinde yapılan birleşme ve bağımsız devlet kurma konusundaki referandumda yüzde 99 oranında olumlu oy çıkmasıyla birlikte yeniden çatışmalar çıkmıştır. Ancak, 14 Temmuz 1992 tarihinde Rus, Gürcü, Kuzey ve Güney Osetlerden oluşan 4000 kişilik Barış Gücü birlikleri bölgeye girerek ateşkesi sağlamıştır. 5-6 Ocak 1991 tarihinde Gürcü birliklerinin Ateşkesin denetlenmesi için taraflar arasında Rusya Federasyonu’nun da katılımıyla bir ‘Ortak Kontrol Komisyonu’ kurulmuştur.

Gürcistan’ın talebi üzerine Aralık 1992’de bölgeye bir AGİT misyonu da gönderilmiştir. 8 Nisan 2001 tarihinde Güney Osetya'da düzenlenen halkoylamasıyla yeni Anayasa kabul edilmiş, Rusça, Osetçe'nin yanı sıra resmi dil olarak kabul edilmiştir.

Gürcistan Devlet Başkanı Mikheil Saakaşvili göreve geldikten sonra ülkenin toprak bütünlüğünün tesisini temel hedeflerinden biri olarak belirlemiştir. Haziran 2004’de ‘Osetya ile Yeniden Uzlaşma Planı’nı açıklamış ve bölgeye yönelik ekonomik projelere ağırlık verilmesi yolunda bir karar almıştır.

Güney Osetya, 1993 ve 2001 yıllarında düzenlenen iki ayrı halk oylaması sonucunda Gürcistan’dan bağımsızlığını ilan etmiştir. 12 Kasım 2006 tarihinde Güney Osetya’da devlet başkanlığı seçimleri ve bağımsızlık referandumu düzenlenmiştir. Eduard Kokoiti oyların yüzde 98,1’ini alarak yeniden Güney Osetya Devlet Başkanı seçilmiştir. Bağımsızlık referandumunda ise yüzde 99,88 oranında ‘evet oyu’ kullanılmıştır. Sözkonusu seçimlere paralel olarak, Tiflis tarafından desteklenen seçimlerde ise Sanakoev ‘Güney Osetya Devlet Başkanı’ seçilmiştir. Saakaşvili, 19 Mart 2007 tarihinde bölgeye giderek Sanakoev ile görüşmüş ve bu görüşmenin ardından Güney Osetya’da bir idari birim kurulması yönünde talimat vermiştir.

Bu çerçevede hazırlanan bir yasa taslağı Gürcistan parlamentosuna sevkedilmiştir. Tasarı çerçevesinde, Kokoiti ve Sanakoev’in bölgenin özerk statüsü üzerinde çalışacak geçici bir idari yapı kurmaları, geçici idareye içişleri, maliye, ekonomi, bilim ve eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik, kültür, tarım, adalet ve çevre alanlarında bakan yardımcıları ataması imkanının verilmesi, ayrıca rehabilitasyon projelerinin uygulanması ve bölgenin kalkınması için özel bir mali paketin hazırlanması öngörülmüştür. Gürcistan yönetimi bu çerçevede, Güney Osetya’da geçici bir idari birim kurulmasına yönelik çalışmalarını hızlandırmış, bölgedeki ‘alternatif hükümet’ ile doğrudan görüşmelere başlamış, görüşmelerde kurulacak idari birimin “Güney Osetya” olarak adlandırılması konusunda ‘alternatif hükümet’ ile anlaşmaya varmıştır. Gürcistan, ayrıca Kokoiti yönetimine bu görüşmelere dahil olma çağrısında bulunmuştur. Güney Osetya’da kurulacak idari birime ilişkin yasa tasarısının Gürcistan Parlamentosu’nda 8 Mayıs 2007 tarihinde onaylanmasını takiben, Sanakoev, 10 Mayıs’ta Devlet Başkanı Saakaşvili tarafından anılan idari birimin başına getirilmiştir.

17 Şubat 2008 tarihinde Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından ise Güney Osetya Parlamentosu, bağımsızlığının tanınması için 3 Mart 2008 tarihinde Rusya Federasyonu, Bağımsız Devletler Topluluğu, BM ve AB'ye çağrıda bulunmuştur. Güney Osetya parlamentosu kabul ettiği kararda Kosova'nın ikna edici bir örnek olduğunu belirterek, Kosova örneği ile 'egemen devletlerin toprak bütünlüğü' argümanının önceliğini yitirdiğini savunmuştur.

Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin de yıpranan iktidarını bir savaş başarısı ile güçlendirmek ve Abhazya ile Güney Osetya’yı yeniden Gürcistan’ın bir parçası haline getirerek, Gürcistan’a NATO ile AB kapılarını açabilmek için bu iki bölgeye karşı güç kullanması bekleniyordu. Bu beklentilerin doğru olduğu 8 Ağustos sabahı Gürcistan silahlı kuvvetlerinin Güney Osetya’ya karşı düzenlediği harekat ile ortaya çıkmıştır.

17/5/2008

SELAMÜNALEYKÜM.....

NİĞDEDEN TÜM BATI TARAKYALILARA

SELAM OLSUN...

GÜZEL İNSANLARIM MERHABA....

ALLAHA EMANET OLUN....

SAĞLICAKLA  ve SEVGİYLE KALIN...

4/5/2008

TARİHİ HURAFELERDEN KURTARMAK İÇİN...

TARİHİ HURAFELERDEN KURTARMAK İÇİN...

Süphan Türkoğlu Tarih:

 23 Nisan 2008 Çarşamba

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, şunu (iyi) bilsin: Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler, Mü’minlere karşı yumuşak gönüllü, Kâfirlere karşı onurlu ve başları yukardadır; Allah Yolunda mücadele ederler (ölüme atılırlar), dil uzatanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın ihsanıdır. Onu dilediği kimseye verir. Allah’ın İhsanı geniştir, her şeyi bilendir “(Maide Süresi 54. Ayet)”

Doğu toplumlarının genlerinde var olan bir inanıştır, her olayı metafizik noktalara oturtmak. Aklın mantığın dışında gerçekleşen olayların arkasında illa ki bir manevi güç vardır inanışı genlerimizde var olan bir realitedir. Moğol istilası ile zayıflayan Selçuklu otoritesi sonrası Anadolu’da hâkim olan beylikler döneminde belki de en zayıf beyliğin cihan imparatorluğuna dönüşmesi de akıl ve mantıkla zor izah edilebilen bir gerçek olduğu için buna da manevi bir temel arayışı elbette olacaktır. Ancak şu gözden kaçırılmamalıdır ki, mevcut Anadolu Beylikleri içinde Osmanlı Beyliğinin gelişip büyümesi Şeyh Edebali’nin manevi desteğinin yanı sıra, zamanın şartlarına göre doğru siyaset izlemesi ve yönünü hep batıya çevirip hedef olarak kendine hep tekfurları görmesinden olmuştur.

Niğbolu’da kasırga gibi esen Yıldırım’ın orduları, Ankara’da aklına ve öfkesine hâkim olamamasının yanı sıra hasmının teçhizatına göre ordusunu donatamadığından bütün maneviyatına ve bütün dualara rağmen mağlup olmaktan kurtulamamıştı.

 Nitekim yüz yıllar boyu Fatihini bekleyen İstanbul’un fethi, Akşemseddin Hazretlerinin maneviyatı ve dualarının yanı sıra zamanın en gelişmiş toplarının inşasına muktedir olan ve yine en mükemmel muhasara planını adım adım işleme koymaya muvaffak olan II. Mehmed’e nasip olmuştu.

Kutsal toprakların ve Mısır Eyaletinin fethi Sina Çölünde Hazreti Peygambere gösterilen saygının yanı sıra zamanın şartlarına göre donatılmış ordu sayesinde olmuştur. Nitekim bu durumu savaş sonrası Yavuz’a, Tomanbay “Osmanlının Venediklilerden aldığı topların daha evvel Venediklilerin Mısır’a satmayı teklif ettiğini fakat Mısır ulemasının şeriata aykırı gördüğü için kabul etmediğini” anlatır. Yavuz da Tomanbay’a Peygamber Efendimizin

 “Düşmanın silahı ile silahlanınız” emrini hatırlatır. Tomanbay bütün bunları bildiğini fakat ulemanın nüfuzunu aşamadığını belirtir. Maneviyat ve dua elbette gereklidir. Bir Müslüman için Peygamberi sevmek ve Peygambere saygı duymak o Müslüman’a hem maddi hem de manevi kazanımlar sağlar. Bütün bunlara itirazımız olamaz.

Olması gereken asıl şey maneviyatın yanı sıra çağın gereklerine de uyulmasıdır.

Bir elde Kur’an bir elde bilgisayar tanımlaması işte bunun için yapılmaktadır.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı’ya isyan bayrağını çektiği zaman orduyu Hümayun ona karşı sefere gönderilir. Savaş meydanında ordu taarruza geçirilmez çünkü birileri atların kuyruk hareketlerine göre çok kısa sürede bir fırtına çıkacağına hükmeder ve fırtına beklenir. Sonunda fırtına çıkar ama bu beklenen fırtına değildir. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşanın kumandasındaki ordu Osmanlı Ordusunun üzerine fırtına gibi çökmüştür. Ve bu durumda akıbet elbette ki mağlubiyet olacaktır. Zamanın en mükemmel silahlarını üretip onunla imparatorluklar yıkan Fatihlerin ordusu gün gelir zamana ayak uyduramadığı için kendi valisinin ordusuna mağlup olur.

 İstanbul’un önlerinde iken hep yanımızda duran metafizik güçler, Balkanları geçememiş Viyana önlerinde bizi terk ederek büyük bozgun yaşamamızı sağlamış ve biz bu gerilemeyi ta Eskişehir’de durdurabilmişizdir.

 Bu garip durumun izahı böyle olmamalı bizce. Bir muhasarada zamanın en üstün silahları ile savaşırken, öteki muhasarada yeterli donanım ve teçhizata sahip bir ordudan yoksun olduğumuz ve zamanın şartlarına uymadığımız için bozgun yaşadığımızı kabullenmekte bir erdemdir.

 Bu nedenle İstanbul’un Fethi dünya savaş tarihinde ayrı bir konu olacak bir zaferdir. Yıkılmaz denilen surlar için o surları yıkacak büyüklükte toplar döktürülmüş, geçilmeyen Haliç’i geçmek için karaya kızaklar yaptırılıp üzerinden gemiler yürütülmüş, Bizans’a gelecek yardımları engellemek için Boğaz’a karşılıklı Hisarlar yaptırılmıştır. Şimdi bütün bu hazırlıkları yok sayıp, İstanbul’un fethini 28 Mayıs gecesi vefat eden Cibali Baba Hazretlerinin ölümü ile açıklamak en başta Allah’a iftiradır. Zira Allah doğrunun ve çalışanın yanındadır. Fetih için çok çalışılmış halis niyet beslenmiştir ve Allah bunun mükâfatını vermiştir demek gerekirken, Fatih’in tarihi şahsiyetine hakaret edercesine Cibali Baba ölmese fetih müyesser olmazdı muhabbeti yobazlık sınırlarını dahi aşmaktadır.

Madem Peygamber Efendimiz Çanakkale’de ümmetinin yanında yardıma koşmuştu da: Neden deniz zaferinin sebebi çok eski bir gemi olan Nusret’in ve onun kahraman mürettebatının büyük özverisine kalmıştı? Neden o muhteşem zırhlıları Hz.Davut’un Câlût’u yendiği gibi taşlarla denizin dibine batıramadık? Neden Çanakkale’yi anlatırken, Müslüman’ca bir iş yapıp bu manevi havayı ile birlikte de gelişmiş Alman Obüslerinin bize kattığı gücü anlatmaktan imtina ederiz hep?

 Ve hep şunu merak etmişimdir; Çanakkale’de bizi yalnız bırakmayan Hazreti Peygamber acaba neden Kanal Cephesinde, Kudüs’te, Yemen’de, Allahuekber Dağlarında kahraman Mehmetçiğin yanında olmamıştır?

 Bu, Hazreti Peygamberin Anadolu’da olduğu hikayesi günümüzde de diyalogculuk yapıp Vatikan’a şirin görünmeye çalışan cemaat liderinin şakirtlerini motive etmek için kullandığı bir argüman. O da şu sıralar şakirtlerine Hazreti Peygamber’in kendilerine mücadelelerinde yardım için Anadolu’da olduğunu anlatıyor!

 Bu yaşlı dünya pek çok cihangir görmüştür, Cengiz Han’dan Hülagu Han’a kadar Doğu dünyası, Oğuz Kağan’dan Muhteşem Süleyman’a kadar Türk dünyası, Halid bin Velid’den Tarık bin Ziyad’a kadar İslam dünyası, Makedonyalı İskender’den Napolyon’a kadar Batı dünyası… Bütün bunların içinde bir dine mensup olanından tutunda, Allah’a inanmayanına kadar, eşcinsel sapık olanı ve dahi mazlumlara zulmedeni de vardı. Ama bu cihangirler pek çok başarıya ve zafere ulaşarak çok geniş coğrafyalara hükmettiler.

Ve iddia ediyorum ki pek çoğunun ardında maneviyat ve dualar yoktu. Ve yine iddia ediyorum dünyada başarı adına ne varsa evvel Allah’ın takdiri sonra çalışmanın eseridir. Bu yüz yıllardır hurafelerle atalete mahkûm edilen bir milletin, yine aynı oyun ile tarih sahnesinden silmek isteyen diyalog özlemcilerinin sinsi planlarıdır.

Elbette Efendimizin doğumunun sene-i devriyesinde onu anacak, onun risaletini daha iyi anlamaya çalışacağız. Ve elbette kendimizi ve en önemlisi nefsimizi muhasebe edeceğiz.

Ama bütün bunları yaparken tarihte emek ve kan ile kazanılmış zaferleri de hurafe inançlarla gölgelemeyeceğiz. Tam tersine hem Efendimizi böyle gecelerde daha iyi anlayarak “düşmanımızın silahı ile silahlanmak” adına bu bilgiye ve imkânlara sahip olmak için daha çok çalışıp daha çok üretecek hem de bir zamanlar ceddimizin eriştiği başarıların hangi şartlarda gerçekleştiğini araştırıp anlayarak bu başarıları nasıl tekerrür ettireceğimize kafa yoracağız. Bütün bunları yaparken de mutlaka kalbimizde Allah ve Peygamber aşkı her daim olacaktır.

Böyle oldukça “O Allah ve O’nun Peygamberi hiçbir zaman bizi terk etmeyecek ve unutmayacaktır” Eminim ki Peygamber Efendimiz de ölülerden ve uhrevi âlemden medet bekleyen miskin bir ümmet yerine, araştırıp iyiyi, güzeli ve doğruyu bulan, başaran dinamik bir ümmet ister. 12 Eylül öncesinin zorlu günlerinde varlığını Türk varlığına armağan eden Ülkü Devlerinin şanlı mücadelesini anlamak, onların mücadelesinin, birilerinin iddia ettiği gibi ABD Emperyalizmi yanlısı devrim karşıtı bir mücadele olmadığını bilmek ve bunu geniş kitlelere anlatmak, O mübarek şehitlere uhrevi güçler yükleyerek kefenler üzerinden siyaset yapmak demek değildir.

 O Şanlı mücadeleyi anlayabilmek için, o Ülkü Devlerinin hayatlarını iyi bilmek, aile yaşantılarını iyi anlamak ve geride bıraktıklarının çektiği çileye ortak olmaktan geçer. Dün birileri bu Ülkü Devlerini beslemeyip asarken, bugün de asmayıp besliyorlarsa ve biz buna karşı bir tepki koymadan, uhrevi hikâyelerle hamaset yapıyorsak bir yerde kocaman bir yanlış var! 1980 öncesi mücadele veren Ülkücülere o tarihlerde hakaret eden bir cemaat liderine bugün Ülkücüyüm diyenler saygıda kusur etmiyor, o kişinin bu saygıyı hak etmediğini savunanlar ötekileştiriliyorlarsa bugün savunulan ülküyü tekrar tanımlama ihtiyacı hâsıl olmuş demektir.

26/4/2008

GAVİM GARDAŞ NERDESEN?

GAVİM GARDAŞ NERDESEN?

Oğuzam, Türk menem…
Bayatlardan Türkmenem…
Damarlarındaki asil kan, aslına çektiğin ırk menem…
Yaprağın asılı dallar, gövdeni taşıyan kök menem…
Yolunu gözleyen yar, aşkınla çarpan ürek menem…
Can içre canan bilmişem gavim gardaş, nerdesen…

Yedi koldan, yirmidört boydan gelmişem Orta Asya`dan…
Yayından fırlayan ok, huduttan hududa atılan mızrak, deli havalar soluyan kısrak gibi esmişem…
Az gitmişem, uz gitmişem, dere tepe düz gitmişem…
Kuş uçmaz kervan geçmez dağları, göçebe adımlarla gezmişem…
Irağı yakın, yurdumu Irak eylemişem…
Tırnaklarımla oymuşam tortu kayaları, kıraç toprakları gözyaşlarımla sulak etmişem…
Kızgın tohumlar serpmişem, emek vermişem, aşa getirmişem…
Türk illerine haber salmışam gavim gardaş nerdesen…

Selçuklu şah-ı sultanlarım adım atmış otağıma, kapıda karşılamışam civan mert erlerimi, başım gözüm üstüne berhudar ağırlamışam…
Musul’da Zengiler, Kerkük’te Kıpçaklar, Erbil’de Beg Teginliler, Yiğit yatağı Atabegler kurmuşam, Dokuz başlı tuğlar aparmışam yad ellere, Türk’ün adını âlemlere duyurmuşam…
Bayındır kızanı torunlarımı kucaklamışam, bahar coşkusu Akkoyunlar gibi ovalara yayılmışam…
Sultan Cined`in emaneti, Şah İsmailimle pişirmişem ham yanlarımı, ocağımda tüten Safevi ateşiyle alev alev yanmışam…
Genç Osmanlıyla açmışam Bağdat’ın kapısını, cahiliye devrini hepten kapatmışam…
Dil, din ve ırk özgürlüğüyle donatmışam Halkları, çıra gibi aydınlatmışam kör karanlık tarihi, çevreme ilim, irfan, ışık saçmışam…
Derin hülyalara dalmışam gavim gardaş, nerdesen…

Ne zaman ki Türk birliğine diş bilemiş düşman, çapraz fişek silahıma davranmışam…
Zırnık ödün vermemişem haa sevgimden, korkmamışam heç, ölümleri kuşanmışam…

Yalın ayak koşmuşam Kafkas cephelerine, Sarıkamış harekâtına katılmışam…
Buz kesmiş yüreğim Allah-u Ekber Dağlarında, katmer katmer kefensiz donmuşam…

Çanakkale’de etten duvar olmuşam, göğüs göğüse çarpışmışam Allah vekil, bir adım geçirmemişem gâvuru öteye, üst üste cansız yığılmışam…

Nasıl ki Harb-i cihanlarla zayıflamışam, güçten kudretten düşmüşem heyhat, yeraltı kaya yağlarım sulandırmış ağızları, hemhal manda manda paylaşılmışam…

Öyle ki et ve tırnak misali ayrılmışam, süt kuzu yavru gibi koparılmışam Anadolu’dan… Yılanlar tıslamış, köpekler hırlamış ardımdan…
Sahipsiz kalmışam gavim gardaş nerdesen…

Lord planları tayin etmiş kaderimi, Misak-i Milli sınırlar dışına çıkarılmışam…
İtilmişem, kakılmışam, horlanmışam külliyen, tekme tokat yerlere yatırılmışam…
Dağ ayılarının önüne atılmışam yaralı, çöl develerinin hörgücüne tepe taklak asılmışam…

Türk menem demişem, Türkçe söylemişem, Eskiyaka’da kurşunlara dizilmişem…
Emeğimin hakkını istemişem, Gavurbağ’da linç edilmişem…
Adalet beklemişem, iplere gerilmişem…
Eşitlik yeğlemişem, Zab suyu kana bulanmış, Altunköprü’de ekin gibi biçilmişem…
El insaf vicdan dilemişem, zindanlara sürülmüşem…
Çığlıklarım katlimin sâlası, diri diri toprağa gömülmüşem…

Kollarım kırılmış omuzlarımdan, işkencelerle yoğrulmuşam…
Gözlerim kan çanağı, fincan fincan oyulmuşam…
Ölmem yetmemiş kâfire, ip sarılmış cesedime, sokaklarda dolaştırılmışam…
Cıncık gibi ortalığa saçılmış cism-i bedenim, lime lime dağılmışam gavim gardaş, nerdesen…


Duy hele...
Kimliğim değiştirilmiş, El-Temim olmuş Türkmen Kerkük, hafızalardan kazınmışam… Baas Baas bağırmışlar partizanca, kin kusmuşlar yüzüm barabarı, evimden yurdumdan göçe zorlanmışam…

Okumak yazmak yok…
Dilim damağıma bağlanmış...
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak…
Başın kaldırıp bakmak, gözün ucuyla süzmek ne cüret…
Elim ayağıma dolanmış...
Oturmam, yürümem, gezmem yasak…
Taş kesilmişem gavim gardaş nerdesen…


Beterin beteri var…
Biri getmiş, ötekiler gelmiş…
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşam...
Mavzerler çevrilmiş üzerime, tetiklere sarılmış Puştlar, merhamet beklerken, zulüm bulmuşam…
Böyük devletlerin böyük oyunu, yok etmek Türk`ün soyunu...
Çoraplar örülmüş, çuvallar geçirilmiş başıma...
Aslanım; kediye boğulmuşam…


Di gah gel…
Di gel ölem di gel…
Adına gurban olam di gel…
Alnına kanım çalam di gel…
Bayrağım göğün mavi gülü, ay yıldızım sen…
Yurdum Türkmen eli, can özüm sen…
Soyum sopum Türkoğlu, yüzüm sürdüğüm izim sen…
Oy men ölmüşem gavim gardaş, nerdesen…

22/3/2008

GİRİT CANIMIZ FEDA OLSUN KANIMIZ

GİRİT CANIMIZ FEDA OLSUN KANIMIZ


Girit bizim canımız feda olsun kanımız
GİRİT 1909 yılında Türk milletinin bu feryatları arasında kayıp gidiverdi elimizden.

Bakın nasıl...

Girit, Muğla kıyılarına 180 kilometre uzaklıktadır.
Önce Bizanslıların egemenliğinde olan ada, 823 yılında Arapların eline geçti. 961 yılında ise yeniden Bizanslıların oldu.

Daha sonra adayı Cenevizliler ele geçirdi ve 15 kilo altına Venediklilere sattı.

1645'te Osmanlılar adayı fethetme harekatına giriştiler. Bunu engellemek için oluşturulan haçlı ordusu Osmanlılarla savaşa başladı.

Girit savaşı tam 24 yıl 4 ay 16 gün sürdü ve ada 27 Eylül 1669 yılında on binlerce Türk askerinin canı pahasına fethedildi.

Türklerin adayı alması Rumlar tarafından büyük bir sevinçle karşılandı.

Venediklilerin kapattığı ortadoks kiliseleri hemen açıldı.

Adaya Türkiye'den getirilen çiftçi, esnaf aileler yerleştirildi, camiler, medreseler, köprüler, kütüphaneler, çeşmeler yapıldı.

Bu özgür ortam nedeniyle çok sayıda Yunanlı adaya gelip yerleşti.

1760 yılında adada 200 bin Müslümana karşı 60 bin Hıristiyan yaşıyordu.

Girit'teki ilk isyan Rusların tahrikiyle 1770 yılında patlak verdi ve ondan sonra da aralıklarla hiç durmadan sürdü.

Yıllar içinde çıkan isyanları bastırmak Babıali için her geçen gün zorlaşıyordu. Çünkü Batılı ülkelerin müdahalesi artıyordu.

* * *

1821'de başlayan Yunan isyanı 1825'te bastırıldı ama 1830'da Batılı devletlerin zorlamasıyla bağımsız Yunanistan kuruldu. Hemen ardından da Girit'te ayaklanma çıktı.

Bu isyan bastırıldı ancak Rumlar 1841 ve 1859'da yeniden ayaklandılar. Bu ayaklanmalar sırasında zaman zaman Türklere yönelik katliamlar yapıldı. Bunların en büyüğü ve kanlısı 1866 yılının 16 Ağustosu'nda Selino Kasabası'nda oldu. Binlerce Türk katledildi. Ama Batı bu katliamları görmezden geldi.

Bundan cesaret alan ada Rumları 2 Eylül 1866'da enosis ilan ettiler ve Girit'in Yunanistan'a bağlandığını açıkladılar. Bu sırada adada 16 tabur Türk askeri bulunmasına rağmen Osmanlı Devleti hiçbir şey yapamadı.

Ada Rumları'nın katliamları, Yunanistan'ın adaya gönderdiği Albay Koreneos önderliğinde düzenli olarak sürdü.

* * *

Sonunda baskılara dayanamayan Osmanlılar, Girit'e özerklik vermeyi kabul etti ama Rumlar bunu reddetti. Batılı ülkelerin yoğun baskısıyla bu özerklik daha da genişletildi. Ardından hemen bir Yunanlı vali atandı. Böylece adada Osmanlı egemenliği fiilen sona ermiş oldu.

1909'a gelindiğinde sallantıda olan Osmanlı İmparatorluğu Girit'i düşünecek halde değildi. O günlerde Avusturya Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini açıkladı. Osmanlı Devleti buna da sesini çıkaramadı.

Bunu fırsat bilen Girit Rumları adanın
Girit bizim canımız feda olsun kanımız
GİRİT 1909 yılında Türk milletinin bu feryatları arasında kayıp gidiverdi elimizden.

Bakın nasıl...

Girit, Muğla kıyılarına 180 kilometre uzaklıktadır.
Önce Bizanslıların egemenliğinde olan ada, 823 yılında Arapların eline geçti. 961 yılında ise yeniden Bizanslıların oldu.

Daha sonra adayı Cenevizliler ele geçirdi ve 15 kilo altına Venediklilere sattı.

1645'te Osmanlılar adayı fethetme harekatına giriştiler. Bunu engellemek için oluşturulan haçlı ordusu Osmanlılarla savaşa başladı.

Girit savaşı tam 24 yıl 4 ay 16 gün sürdü ve ada 27 Eylül 1669 yılında on binlerce Türk askerinin canı pahasına fethedildi.

Türklerin adayı alması Rumlar tarafından büyük bir sevinçle karşılandı.

Venediklilerin kapattığı ortadoks kiliseleri hemen açıldı.

Adaya Türkiye'den getirilen çiftçi, esnaf aileler yerleştirildi, camiler, medreseler, köprüler, kütüphaneler, çeşmeler yapıldı.

Bu özgür ortam nedeniyle çok sayıda Yunanlı adaya gelip yerleşti.

1760 yılında adada 200 bin Müslümana karşı 60 bin Hıristiyan yaşıyordu.

Girit'teki ilk isyan Rusların tahrikiyle 1770 yılında patlak verdi ve ondan sonra da aralıklarla hiç durmadan sürdü.

Yıllar içinde çıkan isyanları bastırmak Babıali için her geçen gün zorlaşıyordu. Çünkü Batılı ülkelerin müdahalesi artıyordu.

* * *

1821'de başlayan Yunan isyanı 1825'te bastırıldı ama 1830'da Batılı devletlerin zorlamasıyla bağımsız Yunanistan kuruldu. Hemen ardından da Girit'te ayaklanma çıktı.

Bu isyan bastırıldı ancak Rumlar 1841 ve 1859'da yeniden ayaklandılar. Bu ayaklanmalar sırasında zaman zaman Türklere yönelik katliamlar yapıldı. Bunların en büyüğü ve kanlısı 1866 yılının 16 Ağustosu'nda Selino Kasabası'nda oldu. Binlerce Türk katledildi. Ama Batı bu katliamları görmezden geldi.

Bundan cesaret alan ada Rumları 2 Eylül 1866'da enosis ilan ettiler ve Girit'in Yunanistan'a bağlandığını açıkladılar. Bu sırada adada 16 tabur Türk askeri bulunmasına rağmen Osmanlı Devleti hiçbir şey yapamadı.

Ada Rumları'nın katliamları, Yunanistan'ın adaya gönderdiği Albay Koreneos önderliğinde düzenli olarak sürdü.

* * *

Sonunda baskılara dayanamayan Osmanlılar, Girit'e özerklik vermeyi kabul etti ama Rumlar bunu reddetti. Batılı ülkelerin yoğun baskısıyla bu özerklik daha da genişletildi. Ardından hemen bir Yunanlı vali atandı. Böylece adada Osmanlı egemenliği fiilen sona ermiş oldu.

1909'a gelindiğinde sallantıda olan Osmanlı İmparatorluğu Girit'i düşünecek halde değildi. O günlerde Avusturya Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini açıkladı. Osmanlı Devleti buna da sesini çıkaramadı.
elounda isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı İle Cevapla

Alıntı
elounda <****** type=text/**********> vbmenu_register("postmenu_14945", true);
Giritli

elounda - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

22/3/2008

Padişahın aşkı için Girit'i aldık

Hadi gene birisi aşık ,olsunda şu Giriti tekrar alalım.Hadiiiiiiiiii
alıntı   
kirtikos <****** type=text/**********> vbmenu_register("postmenu_10759", true);
kirtikos

kirtikos - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Padişahın aşkı için Girit'i aldık

Osmaniye'nin Bahçe İlçesi Kaymakamı'nın, aşk yaşadığı iddia edilen bir kadın için ilçede iki öğretim görevlisini dövdürttüğü iddiaları, erkeklerin sevdikleri kadınlar için neler yapabileceğini gösteren küçük bir örnekti. Asırlardan beri devletin en alt kademesinden zirvesine kadar kadınlar için ilginç işlere kalkışanlar oldu. Girit Adası'nın alınmasına da padişahın bir kadına olan aşkı vesile olmuştu

'Deli' lakabıyla anılan Sultan İbrahim, 23 Şubat 1640'ta Osmanlı tahtına oturduğunda 24 yaşındaydı. Kardeşi IV. Murad'ın elinden yalnız annesi Kösem Sultan ile kendisi kurtulmuştu. Sultan İbrahim yakışıklı olduğu kadar bedenen güçlü bir yapısı olmasına rağmen, kadınlardan uzak duruyordu. Bir oğul bırakmadan ölecek olursa, Osmanlı Hanedanı'nın devamı mümkün olmayacaktı. Bu süreçte Cinci Hoca adıyla anılan hocanın uyguladığı tedaviler sonucu Sultan İbrahim normalleşmeye başladı.

Güzeller güzeli zarife

Kösem Sultan da boş durmuyor, oğlunun kadınlara ilgisini arttırmak için saraya birbirinden güzel kızlar aldırıyordu. Kızlar Ağası Sümbül Ağa, birgün melek kadar güzel Zafire adında bir Gürcü güzeli satın alarak saraya getirdi. Ancak bir sorun vardı. Bakire zannedilerek saraya alınan Zafire, altı ay içinde bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Saray dedikodularla çalkalanıyordu. Sümbül Ağa, Zafire'ye acıdığından çocuğu evlat edinerek Osman adını verdi. Osman'ın doğumundan kısa süre sonra Sultan İbrahim'in hareminden Hatice Turhan Haseki de, Padişah'ın ilk oğlunu dünyaya getirdi. Adına Mehmet dendi. Hatice Turhan Haseki'nin sütü kafi gelmediğinden Zafire, Şehzade Mehmet'e sütanne, Osman da süt kardeş oldu.

Kıskançlık sürgünü

Zafire, saray kadınlarının içinde belki de en güzeliydi. Sultan İbrahim'in Zafire'ye ilgisi her geçen gün artıyordu. Bu durum, Turhan Haseki'yi çok kıskandırıyordu. İçten içe süren kıskançlık yüzünden oldukça zayıf düşen Turhan, adeta tanınmaz hale gelmişti. Kösem Sultan ise gelininin durumunu yakından takip ediyordu. Nihayet bir gün konuşurlarken, Turhan, kayınvalidesine durumu açıkladı ve Zafire'nin saraydan ayrılmasını talep etti. Kösem Sultan da hemen Sümbül Ağa'yı çağırtıp, Zafire ve oğlunun saraydan uzaklaştırılmasını istedi. Sümbül Ağa, Zafire ile oğlu Osman'ın başına bir felaket gelmemesi için onlarla beraber saraydan ayrılmayı kararlaştırdı. Padişah'ın huzuruna çıkıp durumu anlattı. Kösem Sultan da, oğluna yapması gerekeni söylemişti. Padişah, sevdiği kadını feda etmek istemese de bir fermanla Sümbül Ağa, Zafire ve minik Osman'ı Mısır'a sürgünetti.

Korsanların eline düştü

Sümbül Ağa ve Zarife, paralarını, mücevheratını ve kıymetli atlarını alıp, İbrahim Çelebi adlı kaptanın gemisine bindiler. Gemi, Girit açıklarından geçerken önlerine o sırada Akdeniz'de dolaşan Malta korsanları çıktı. Korsanlarla savaşa tutuştularsa da Sümbül Ağa ile kaptan İbrahim Çelebi şehit edildi. Zafire, oğlu Osman, gemi, bütün kıymetli mücevherat ve atlar, Malta Korsanları'nın eline geçti. Gemiyi Girit'in Kandiye Limanı'na getiren korsanlar, atlardan birkaçını Venedik'in Girit Valisi'ne hediye ettiler. Venediklilerin 'Adaya Türk atının ayağı basarsa Ada Türklerin olur' sözü bir müddet sonra gerçek olacaktı. Sevdiği kadının korsanların eline geçtiği haberi Sultan İbrahim'i fena halde öfkelendirdi. Derhal bir nota ile Venedik hükumetini korsanları Ada'da sakladıkları için suçladı. Savaş konseyi toplandı ve 1645'te Girit'e sefer düzenlendi.

Ada'ya Türk bayrağı dikildi

Sultan İbrahim döneminde Ada'nın Kandiye Kalesi hariç her tarafı alındı. Sultan İbrahim'in yerine geçen Avcı Dördüncü Mehmet zamanında ise Ada baştan başa zaptedildi. Osmanlı Ordusu, 6 Eylül 1669'da Kandiye Kalesi'ne bayrağı dikmişti. Sarayda başlayan bir aşk hikayesi Girit'in alınmasıyla son bulmuştu.
kirtikos isimli Üye şuanda online konumundadır   Alıntı İle Cevapla
<****** type=text/**********>

22/3/2008

GİRİTLİ'NİN ACISI GİRİTLİ'NİN ACISI

GİRİTLİ'NİN ACISI



Çağırdın Geldim Girit..

Türbelerden kemikleri kazdılar da
alıp gittiler
küçücük limanından Resmo’nun
tahta sandıklarda kırmızı yün battaniyeler

ve birkaç gün yetecek kadar su / peksimetler
ve sabun kalıbı birkaç tane
ve kemikler.

limanda sırtlarını döndüler taşlara
ve Resmo’nun kalesine ve duvarlara
kadınlar birkaç saksı ful / birkaç saksı selluka
koymak istedi sandığa
izin vermedi kocaları
soktu koynuna bir avuç yasemin
Sakize Hanumi / Saadet Hanumi /
göğsünde karardı yaseminler

ama kasıklarında
yeşil gözlü Musa Kazım’lar, Mehmet Ali’ler
götürdüler Kordelyo’ya
ve tahta sandıklarda zeytin fidanları

geride kaldı ataları / anaları /
turunç ağaçlarına emanet ettiler onları.

Girit, ah Girit!

senden esen rüzgarla büyüdüm
senin müziğini örtündüm geceleri
simsiyah elbiseli kadınlarla uyudum
yediğim her tabak radikayla
seni düşündüm, Girit!
dilim dilime girdi küçükken /
“mesto diavlo” diye sövdüm sokak arkadaşlarıma
güldüler bana diye üzüldüm.

Çağırdın geldim, Girit!
geri getiremedim türbeden giden kemikleri
bakarım Resmo’nun eski evlerine
acaba hangisi, hangisi diye.

vazgeçtim evi barkı aramaktan
o arabadan inip herkese sarılan
çizmeli Giritliyi görünce,
umurunda değildi trafiği tıkamak
adamın ruhu / işte o aradığım evi taşıyordu
üstelik dedeme çok benziyordu.

Çağırdın, çağırdın da geldim, Girit!
dar sokaklarında pis tezgahlardan
Stelyo Amcamın boğma rakısından
içtim

cömertti gözleri / bakmadım maşrapanın kirine
değil mi ki sokaktan geçen birine
peynir / badem / rakı sunuyordu
Stelyo Amca,

unutmalı kemikleri / onarmalı eskileri
hem Sofia’nın bu rüzgar hem benim
kızları kızlarıma benzer / oğlanları oğluma
Akdenizliyim ben, Egeliyim.

yıllarca çağırdın da işte geldim, Girit!
bulamadım evimi / yok oldu giden kemikler /
ama ninemin koynunda giden
yaseminleri geri getirdim!

Prof. Ayşe Lahur Kırtunç
23 Ekim 2004 / Resmo / Rethymnon

20/3/2008

Muhacir : Lozan’da Yunanistan ile Türkiye arasında yapıl

Muhacir :   Lozan’da Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan anlaşmaya göre her iki ülke karşı ülkeyle bir nüfus mubadelesinde  ( değişimi)  bulunacaklardı.

Türkiye’deki ermeni ve Rumlarla Yunanistan da bulunan Türk Müslümanlar değiştirilerek her iki ülkenin vatandaşları kendi ülkelerinde ikamet edecektir.

Bu değişim sonucu Türkiye’ye getirilen Türk Müslümanlara muhacir ( mubadil) denilmektedir. Daha sonra göç ederek gelenlerede göçmen denilmektedir.

Muhacirlerin aslı  Karamanoğlu Beyliğine dayanmaktadır. Osmanlı’nın Türkleştirme Politikası ( sınır, uç bölgelerin güvenliği için  seçkin Türk Ailelerin sınır bölgelere yerleştirilmesi ) sonucu  Muhacirlerin Selanik civarlarına kadar gittikleri Tarihi belgelerde mevcuttur.
 Muhacirlerin Yunanistan’dan  gelmeleri kolay olmamıştır. Birçok işkenceye maruz kalmışlar, malları yağmalanmış,  canlarını zor kurtarmışlardır.
  Düzeni bozulan insanlar birçok zorlukla mücadele etmişlerdir.

Bazı aileler  İzmir’e  ve çevre illere  yerleşmişler. Bazı aileler ise Konya’ya yerleşmiş . Antalya, Mersin (içel) dolaylarına  gelen aileler buraların sıcak olmasından ve içel bataklığındaki sıtma hastalığından   birçok kişi hayatını kaybetmesinden;   oralarda da barınamayarak iç bölgelere doğru geçmiş ve   Nevşehir, Niğde, Kayseri ve civarlarına yerleşmişlerdir.  
 Hazır düzenlerini bırakarak gelen muhacirler yerleşmekte ve düzen kurmakta birçok sıkıntıyla karşılaşmışlar.

alıntı....Selanik Muhaciri...den

28/11/2006

Sürgün yurdu Anadolu

Sürgün yurdu Anadolu


Anadolu"ya son 300 yılda Balkanlar ve Kafkaslar"dan milyonlarca Müslüman göç etti. Bunların çoğu katliam yüzünden gönüllü gerçekleşen sürgündü.


Osmanlı ve Türkiye, hiçbir zaman dindaş ve soydaşlarına kapıları kapatmadı. Çerkesler bu yıl 21 Mayıs 1864 büyük sürgününün 140"ıncı yıldönümünü andılar.

"Gemide küçük bir oğlan çocuğu dışında kimsesi kalmamış dul bir kadın vardı. Bebek hastaydı ve annesinin kendisini sımsıkı saran kolları arasında can vermişti. Çevresindekiler çocuğun öldüğünü anlamış, ancak annesini üzmemek için susmayı uygun bulmuşlardı. Günler geçmiş, bebeğin ölüsü iyice kokmaya başlamıştı. Gemiciler bu kokunun kaynağını araştırırken zavallı kadınla karşılaştılar. Hiç beklemeden annesinin kucağından söküp aldıkları ölü bebeği denize fırlattılar. Kadın bir an bebeğinin ardından baktı, sonra izleyenlerin şaşkın bakışları arasında kendini denize attı." Yazar Bagrat Şinkuba"nın "Son Ubıh" kitabında aktardığı bu anekdot, 1864 yılında başlayan büyük Çerkes sürgününde yaşanan trajediyi ifade eden küçük ayrıntılardan sadece biri. Bir buçuk milyon insanın canını kurtarmak için Karadeniz"e açıldığı bu sürgünde Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri tamamen yok oldu. Nesiller boyu yaşadıkları topraklardan zorla kovulan bu insanlar bilmedikleri limanlara demir attı. Açlık, kıtlık ve hastalıktan kırıldılar.

Göç, belki de insanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında geliyor. Kimi göçler, bu eylemi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut demek. Ya da tasarlanan hayallere ulaşabilmek için altın bir vesile. İklim değişikliği, kıtlık ve hastalık sebebiyle meydana gelenlerde olduğu gibi... Kimi göçler ise her yönüyle dram, trajedi, acı, ezilmişlik ve çaresizlik demek. Zaten bu tür göçlerin adı göç değil; sürgün. Arka planında vahşet, katliam, hüzün ve zorlama var. Bazıları da, her ne kadar içinde kendine göre çok ciddi sıkıntılar barındırsa da, bu iki türe göre daha farklı ve insanlık onurunu fazla zedelemiyor. Anlaşmalar sonucunda yapılan nüfus mübadeleleri bu kategoriye giriyor.

Bir zamanlar dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başladığından bu yana göç olgusuyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, kurulan Türkiye Cumhuriyeti"nde de yakın tarihe kadar devam etti. Anadolu"ya bir daha hiç göç hareketi olmayacağını garanti etmek ise hayli zor.

Önce Osmanlı"da sonra da Türkiye Cumhuriyeti"nde son 300 yıldır cereyan eden göç dalgaları, sebep-sonuç ilişkileri dikkate alındığında her iki devleti de derinden etkiledi. Bu göçler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanlardaki etkileriyle demografik yapıda müthiş rol oynadı. Bunların bazıları bir mânâda tersine göçtü. Çünkü Osmanlı fetih politikası gereği, sınırlara katılan topraklara, Anadolu"nun değişik yörelerinden planlı olarak nüfus yerleştirilmişti. Bu politika özellikle Balkanlar"da başarıyla uygulandı. Şu anda hâlâ Doğu Makedonya"daki dağ köylerinde yaşayan ve Anadolu"dan yüzyıllar önce o bölgelere yerleştirilen Yörükler, özelliklerinden en ufak bir şey kaybetmeden hayatlarını devam ettiriyor. Bugün Akdeniz"deki Yörükler gibi konuşuyorlar ve yaşıyorlar. Kafkasya kaynaklı göçler ise önceden kestirilmesi ihtimal dışı bir sürprizdi.

Geleceği planlamak için tarihi iyi okumak gerektiği ortada. Balkanlar"daki milyonlarca insan önce en yakın vatan toprağına, sonra da bugünkü Türkiye sınırlarına göç etti. Bir o kadarı da, Kafkasya"dan gelerek ana vatanları olmasa bile Osmanlı"ya sığındı.

Bu konuda sorulması gereken birçok soru var. Bu göç dalgaları Osmanlı"yı ve Türkiye Cumhuriyeti"ni nasıl etkiledi? İnsanlar hangi sebeplerle göç etmişti? Göçler ne zaman oldu? Gelenler Türkiye coğrafyasında nasıl rol oynadı? Bugün Türkiye"de yaşayan nüfusun ne kadarı göç kaynaklı? Balkan göçleri ile Kafkas göçleri arasındaki farklar neler?

İlk göç hareketi Balkanlar'da başladı...

Osmanlı Devleti"nin merkezine doğru Rumeli göçleri 1687"de başladı. İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Avusturya ordusu ile savaşan Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekildi. Avusturyalılar, Osmanlı"nın İstanbul"dan çok önce, 1389"da, fethettiği Üsküp"e kadar gelerek şehri yaktı. Üsküp, Saraybosna ve Selanik ile birlikte Balkanlar"daki en önemli üç merkezden biri. 1687"deki bu olay sonrası Üsküp"ten İstanbul"a gelen göçmenler Unkapanı civarında bir mahalle kurdu.

Üsküp göçünden sonra da bir kısım göçler var ama önemsenebilecek hareket 1806 tarihindeki Sırp ve Karadağ isyanlarıyla ortaya çıktı. 1829"da Yunanistan"ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora"daki Türkler göçe zorlandı. Bu arada 20 bin Türk katledildi. 1774 Kırım göçleri de Balkanlar üzerinden gerçekleşti. Balkanlar"da göçe yol açan büyük çaplı olaylardan biri, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı. Osmanlı"nın kaybettiği bu savaş sonrası Sırbistan, Karadağ, Romanya ilk defa bağımsız olurken, Bulgaristan özerk prenslik haline dönüştü. Rus birliklerinin Yeşilköy"e kadar yaklaştıkları savaş sonrasında 1 buçuk milyon insan göç etti. Bunların bir kısmı Balkanlar"daki kaybedilmemiş topraklara yerleştirildi. Anadolu"da Osmaniye, Reşadiye ve İhsaniye gibi isimlerle çok sayıda yeni köy kuruldu. Bundan sonraki en yoğun göç dalgası 1912 Balkan Savaşı"nda patlak verdi. Stratejik bir hatayla ordu terhis edilince 4 küçük Balkan devletçiği Osmanlı"yı dize getirdi. Koskoca Osmanlı, asırlar boyu idaresinde kalan unsurlara karşı sadece İşkodra, Yanya ve Edirne"de direniş gösterebildi.

Eski Zağra Müftüsü, Balkanlar"da kaybedilen savaşların neticesini hatıralarında "Hüda göstermesin âsâr-ı izmihlal bir yerde / Hüda bir yerde çöküntü eserleri göstermesin" diyerek özetler. Müslüman teba, savaş boyunca sürekli, irili ufaklı katliama uğradı. Başlangıcından günümüze Balkanlar"daki göç hareketlerini kitaplaştıran Rumeli Türkleri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Arşiv-Kültür Müdürü Araştırmacı-Yazar H. Yıldırım Ağanoğlu"nun katliamlar ve göçün sebeplerine ilişkin Aksiyon"a yaptığı tespitleri belgesel içinde ayrı bir bölüm olarak vermekteyiz.

Kafkas göçleri...

Balkanlar bir geçiş noktası ve insanlık tarihi boyunca savaşlara sahne olmuş. Kritik bölgedeki iktidarlar sürekli değişmiş. Ancak Osmanlı"nın göç aldığı coğrafya sadece Balkanlar"dan ibaret değil. Bu bölge kadar jeopolitik ve stratejik özelliği olan Kafkasya"dan göçler de yoğun olarak 19"uncu yüzyılda gerçekleşti. Gerek Balkan, gerekse Kafkas göçlerinin ardındaki en önemli sebep ise Osmanlı-Rus savaşları.

1828-29 Osmanlı Rus savaşı akabinde imzalanan Edirne Antlaşması"yla Çerkesler, Rus hakimiyeti altına girdi. Ruslar, bir antlaşmayla ellerine geçirdikleri Kafkasya topraklarının, her şeyiyle kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Çerkeslere yönelik baskılar arttı, katliamlar baş gösterdi. Kafkas halklarının efsane liderlerinden Şeyh Şamil"in öncülüğünde özellikle Kuzey Doğu Kafkasya"da direniş hareketi başlatıldı. 1859"da Şeyh Şamil esir düşünce kontrol tamamen Ruslara geçti.

Ruslar, Kuzey Batı Kafkasya"da da 25 Mart 1864 tarihinde Soçi"yi ele geçirerek Çerkesler üzerinde tam hakimiyet kurdu ve Kont Yevdokimov planı devreye girdi. Plan gereği, Çerkeslere, "Ya bozkır ve bataklık alanlara gidin ya da Kafkasya"yı tümden terk edin. Aksi takdirde esir muamelesi göreceksiniz" ültimatomu verildi. Ruslar, 21 Mayıs 1864 tarihinde zafer törenleri yaptı.

Kafkas göçleri deyince akla gelen etnik yapının adı, Çerkesler. Çerkes, aslında Kuzey Kafkasya halkları için dışarıdan yapılan bir tanımlama. Bugün Çerkes diye adlandırdığımız insanlar temelde Adıge-Abhaz ile Çeçen ve Dağıstan kollarına ayrılıyor. Dağıstan"ın da Avar, Lezgi, Lak ve Gazi Kumuk gibi alt kolları var. Bugün Türkiye"deki Çerkeslerin büyük çoğunluğu Adıge ve Abhaz kökenli. Çerkesler, 21 Mayıs tarihinde Rus ültimatomuyla başlayan büyük sürgünün bu yıl 140"ıncı yıldönümünü andılar.

1864"teki büyük sürgüne Kuzey Batı Kafkasya"daki Çerkesler konu oldu. 1862 ile 1863"te de Osmanlı topraklarına gelenler var ama asıl hareket Rus ültimatomundan sonra Çerkes heyetlerinin Osmanlı"dan sığınma talebinde bulunmasıyla hız kazandı. Harekete geçen insan sayısının en az 1 buçuk milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Ancak hastalık ve açlık gibi sebeplerle bunların ancak 600 bini Anadolu topraklarına ulaşabildi. Buldukları gemi ve takalarla yola çıkan ahali Trabzon"dan Şile"ye kadar 32 değişik noktada karaya ulaştı. Bunların yanı sıra Varna, Rusçuk ve Köstence limanlarına çıkan gruplar da var. Rumeli"de 14 yıl kadar yaşayan 70-80 bin Çerkes, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yeniden göçe tabi tutuldu. Balkanlar"ı terk ederek akın akın İstanbul"a doğru yola çıkan Çerkesleri, Osmanlı, bugünkü Çerkezköy"de durdurdu. Çerkezköy"ün ismi buradan geliyor. Tekirdağ limanından gemilere bindirilen Çerkesler Suriye, Ürdün ve hatta İsrail"e gönderildi. Günümüzde İsrail"de 3 bin civarında Çerkes yaşıyor.

Göç ile birlikte Çerkesler Anadolu coğrafyasının hemen hemen her yanına gönderildi. Özellikle, Samsun-Hatay hattında o zamanki nüfus yapısı onlarla dengelendi. İstanbul, Düzce, Adapazarı, Hendek, Samsun (Çarşamba) Çorum, Tokat, Amasya, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas, Kahramanmaraş (Göksun), Osmaniye, Adana, Mersin, Balıkesir (Gönen, Manyas, Bandırma), Çanakkale, Van (Ahlat) ve Bingöl yoğun oldukları yerler. Osmanlı, Çerkeslerin Adıge koluna ait boyları ise özelliklerine göre farklı farklı yerlere yerleştirmiş. Saray ile akrabalık ilişkileri olan boylar genellikle İstanbul"a yakın bölgelere konuşlandırılmış. Milli Mücadele zamanında Düzce, Adapazarı ve Hendek"teki isyanların, buralara yerleştirilen Çerkes boylarının padişaha ve hilafete bağlılıklarından kaynaklandığı ifade ediliyor. Buralarda isyan çıkartan Çerkesler, Amasya, Sivas ve Kayseri"de Atatürk"ü misafir etmiş. Çerkez Ethem vakası ise Türkiye"ye göçen Çerkeslerin hikayesinden tamamen farklı ve başlı başına bir araştırma konusu.

Güven telkin ediyorlar...

Çerkesler itaatkâr, cesur, gözüpek ve uyumlu yapıları sayesinde Osmanlı"nın güvenini kazandı. Daha önceleri Hırvat, Boşnak ve Arnavut halklarından devşirme alan Osmanlı, 18"inci asırdan itibaren Kafkasya halklarına yöneldi. Çerkesler ve Gürcülerden birçok paşa ve bürokrat çıktı. Nitekim Milli İstihbarat Teşkilatı"nın (MİT) temeli olan Teşkilat-ı Mahsusa"yı Çerkesler kurdu. Teşkilatta bugün de önemli ölçüde Çerkes ağırlığı olduğu söyleniyor.

Eski başbakanlardan Rauf Orbay ile ilk dışişleri bakanı Bekir Sami Bey Çerkes asıllı. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri"nde de (TSK) komuta kademelerinde görev alan çok sayıda Çerkes var. AKP"li Abdüllatif Şener, Beşiktaş onursal Başkanı Süleyman Seba, Asmalı Konak dizisinin senaristi Meral Okay, gazeteci yazar Taha Akyol, Önder Sav, Edip Başer ile Çetin Doğan paşa da bu kökenden gelen tanınmış simalardan sadece birkaçı. Meclis"te yaklaşık 20 Çerkes vekil bulunuyor.

Türkiye'de ne kadar Çerkes var?

Kafkas Vakfı Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş, devletin resmi kaynaklarının Türkiye"de bugün 5 milyon civarında Kuzey Kafkas kökenli kişinin yaşadığını kabul ettiğini söylüyor. Bunların 700-800 bini yerel dilini biliyor ve yine 700 bin kadarı İstanbul"da ikamet ediyor. 19. yüzyılın sonunda 150 bin Abhaza da Anadolu"ya yerleşmiş. Türkiye"de halen 400-500 bin civarında Abhaza olduğu tahmin ediliyor.

Çerkeslerce kurulan 112 adet dernek ve vakıf faaliyet gösteriyor. Ankara"da iki tane federasyon var. Üçüncüsü de yakında İstanbul"da kurulacak. Ancak en etkin Çerkes sivil toplum kuruluşu, merkezi İstanbul Bulgurlu"da olan Kafkas Vakfı.

Türkiye"de 5 milyon Çerkes nüfustan söz edilirken, özvatanları Kafkasya"da durum bir hayli farklı. Adıgey Cumhuriyeti"ndeki Çerkes sayısı sadece 123 bin. Kabardey-Balkar"da 363 bin Çerkes yaşıyor. Kafkasya"da ortalama 700 bin Çerkes ikamet ederken, bölgedeki toplam Müslüman nüfusu da 4 buçuk milyon civarında. Sözü edilen toplam nüfus, göç öncesinde 7 milyon civarındaydı. Verdiğimiz rakamlar, bölgedeki insan kaybını gözler önüne seriyor. Ruslar dahil bugünkü Kafkasya"nın nüfusu ise yaklaşık 10 milyon.

Çerkeslerde zaman zaman geriye göç fikri ortaya atılmış ama bu fiiliyata geçememiş. Sovyetler Birliği henüz dağılmamışken komünist görüşlü Çerkesler ideolojik anlamda geriye dönüşü seslendirmiş. Günümüzde ise önceki vatanlarına işadamı olarak ve yatırımda bulunmak amacıyla gitmek istiyorlar. Kafkas Vakfı Başkanı Çetinbaş, "Dönen arkadaşlarımızı oradaki yönetimler birtakım komplolarla apar topar sınır dışı ediyor. Gideceksiniz Kafkasya"ya ağzınızı açmayacaksınız, oturacaksınız, her şeye itaat edeceksiniz. Öyle şey olur mu? Bu konuda Türkiye hükümetine işler düşüyor. Hükümet en azından Kafkasya ve o bölgelerdeki yatırımları garanti altına alabilir. Böyle olursa Kafkasya"ya işadamlarımızla gideriz. Nitekim Saray fabrikalarının sahibi Hakkı Kurben, Adıgey"de bir çuval fabrikası açtı. 300 kişiye iş verdi. "

Türkiye"de Adıge ve Abhaza kolları haricinde, az miktarda da olsa Dağıstan ve Çeçen asıllı Çerkesler de yaşamakta.

Gürcüler...

Kafkasya"dan Türkiye"ye göçen topluluklardan bir diğer önemlisi de Gürcüler. Güney Kafkasya halkının göç macerası 1878-79 Osmanlı-Rus Savaşı"nı izleyen yıllarda netlik kazandı. Berlin Kongresi kararlarıyla, daha önce Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde yaşamayan Müslüman nüfusa, Rus uyruğuna geçme ya da Osmanlı topraklarına göç etme konusunda tercih hakkı tanındı. Osmanlı ile Rusya arasında 27 Ocak 1789 yılında İstanbul"da imzalanan anlaşmayla, 3 Şubat 1879-3 Şubat 1882 arası muhacirlik süresi olarak belirlendi. Bu süre 1884"e uzatıldı. Fakat Gürcü göçü aralıklarla 1921 yılına kadar devam etti. Neticede Osmanlı, 40 yılda yaklaşık bir milyon Gürcüyü topraklarına kabul etti. Bugün Türkiye"nin birçok yerinde yaşasalar da Trabzon, Giresun, Samsun, Ordu"nun Fatsa ve Ünye ilçeleri, Sinop, Zonguldak, İzmit, İznik, İzmir, Kütahya, Balıkesir, Adana, Konya, Eskişehir, Adapazarı, Bolu, Çorum, Amasya, Tokat, Bursa, İnegöl, Düzce, Gölcük, Yalova, Gemlik, Esenköy, Merzifon, Gönen, Çumra, Gölbaşı, İstanbul ve Ankara"da daha yoğunlar. Günümüzde 1 buçuk ila 2 milyon arasında Gürcü asıllı kişinin Türkiye"de ikamet ettiği ifade ediliyor. Türkiye"de yaşayan Gürcüler de Çerkesler gibi Müslüman. Ayrıca kendi dil ve kültürlerini gelecek kuşaklara aktarmada titiz davranıyorlar. 5 buçuk milyonluk Gürcistan"daki Müslüman nüfusun oranı yüzde 21 dolaylarında.

Göçlerin etkileri...

Balkan ve Kafkas göçlerinin Osmanlı"ya yaptığı sosyo-ekonomik etkileri araştıran Doç. Dr. Gülfettin Çelik, "19"uncu yüzyılda zirai üretimde emek problemi çok açık ortadadır. Ancak, o problemi aşmaya yeni bir imkan olmuştur göçler. Bir yönüyle bir felaket gibi olan bir gelişme, bu dönemde ekonomiyi yeniden organize etme, ekonomiyi canlandırma noktasında da Osmanlı için bir avantaj olmuştur" diyor.

1855 ile 1914 yılları arasında milyonlarca kişi Balkanlar"dan ve Kafkasya"dan Anadolu"ya göç etti. 12 milyon olan nüfus, 1914"te 16 milyona yükselmişti. Bu, bir devlet için normal şartlarda son derece olağanüstü ve altından kalkılması zor bir durumdu. Ancak Osmanlı, göçü, hem topraklarında yaşayan gayrimüslim nüfusu dengelemek hem de çöken tarım ekonomisini canlandırmak için kullanmayı bildi. Başlarda yerleştirmede bazı arızalar çıksa da, sonraki göçlerde daha planlı ve isabetli davranıldı.

Osmanlı ekonomisi baştan sona tarım ekonomisi niteliğine sahipti. Üretim için gereken doğal kaynak-emek-müteşebbis üçlüsünde Osmanlı sıkıntıyı emekte çekmekteydi. Tarım yapılabilecek arazi alabildiğine bol olsa da işleyecek insan sayısı çok azdı. Bu dengesizlik tımarlı sipahilerin esas olduğu tımar sistemiyle çözümlenmeye çalışılmıştı. Sistem uzun bir süre başarıyla uygulandı. Ancak içerideki ve dışarıdaki bazı gelişmeler yüzünden tımar sistemi işlemez hâle geldi. Dünyada siyasal coğrafya değişmiş, kara ticaretinden deniz ticaretine dönülmüş, teknolojideki gelişmelere paralel günün modern silahlarıyla donatılan düzenli ordular kurulmuştu. Osmanlı"da da tımarlı sipahiden, kapıkuluna, yani merkezi orduya geçiş süreci yaşandı. Bu arada isyanlar çıktı, araziler boşaldı. Şehir merkezlerinde nüfus yoğunlaştı. İstanbul metropolünün gelişigüzel nüfus alması aslında Cumhuriyet"ten çok önceki zaman diliminde başlıyor. Bir diğer gerçek de, göçlerin bastırmasıyla iskana açılan Anadolu"daki gayrimüslim nüfusun ağırlığı. Özellikle Ege, Marmara ve İstanbul"daki durum Osmanlı bürokratlarını endişeye sevk etmekte ve konu hakkında Saray"ın dikkatini çekmeye zorlamaktaydı. Nüfus dengesini yeniden kurmak isteyen Osmanlı, gelen muhacirleri hem tarım arazilerindeki boşalma, hem de gayrimüslim nüfus gerçeklerine göre iskan etti.

Göçün malî faturası kabarık...

Göçle gelen nüfus Osmanlı için tarımı canlandırma ve demografik yapıyı dengelemede fırsat oldu ancak olayın bir de mali faturası var. Doç. Dr. Gülfettin Çelik, faturaya ilişkin şu bilgileri aktarıyor: "1877-78 Harbinden 1914"e kadarki dönemde muhacirlere yapılan masraf toplam olarak 215 milyon kuruş. Bu rakam, Osmanlı devletinin dışarıdan nakit olarak alabildiği borç miktarına hemen hemen yakın. Göç, Osmanlı devletinde böylesine büyük bir maliyete yol açtı. Bir de vakıfların ve sivil toplumun katkısını düşünürseniz, çok büyük bir dönüşüm aslında. Osmanlı"nın mali anlamda zaafa düşmesinde ve Düyûn-ı Umumiye"nin kurulmasında bu olayların da etkileri var. Ama buna rağmen Osmanlı o dönemde gelen insanları hiçbir zaman dışlamadı. Almak istemezlik yapmadı. Mantalite çok farklıydı. Her şeyiyle onlar kendi insanlarıydı. Sahiplendi onları."

Göçler Anadolu'yu Müslümanlaştırdı...

Araştırmacı-Yazar Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus" düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm" diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."

Ağanoğlu, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla değerlendiriyor: "Olaya insani açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre, Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15 milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki: Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak verirdi."

Cumhuriyet dönemi göçleri...

Cumhuriyet döneminde Anadolu"ya yapılan ilk büyük çaplı göç 1923 Mübadelesi ile oldu. Bu, diğer göçlerden farklı; adı üstünde mübadele. Diğerlerine göçmen, muhacir gibi sıfatlar eklerken, onlara mübadil diyoruz. Mübadele 1918"den sonra gelenleri de kapsıyor. Bu göç olayında Anadolu"ya 500 bin civarında Müslüman geldi. Gelenler, Rumların boşalttıkları yerlere yerleştirildi.

Yunanistan"dan mübadele haricinde 1952-1969 yılları arasında 25 bin kişi geldi. 1995"e kadar Cumhuriyet Türkiye"sine yapılan göçlerin yüzde 25"i Yunanistan kaynaklı.

Cumhuriyet tarihinde en büyük göç dalgası Bulgaristan"dan yola çıktı. Cumhuriyet göçlerinin yüzde 48"ine tekabül eden Bulgar göçü 1989"a kadar sürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 800 bin kişi Bulgaristan"dan Türkiye"ye göç etti. İlk Bulgar göçünde 1925-1949 arası 220 bin kişi geldi. 1950-52 arası gelen insan sayısı 155 bin dolayında. 1968-79 arası 115"bini aşkın kişi Türkiye"ye ulaştı. 1989 yılında Türkiye 2. Dünya Savaşı"ndan sonra Avrupa"da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımıyla yüz yüze kaldı. 230 bine yakın Bulgar vatandaşı soydaşımız Türkiye"ye göç ettirildi. Dönemin Bulgar yöneticileri Türklere son derece baskıcı davrandı. Kamplarda çile çektirilen Türklerin dramı TRT tarafından dizileştirilmişti. Belene Kampı tabiri hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor.

Yugoslav topraklarından Türkiye"ye göçen toplam kişi sayısı ise 305 bin dolayında. Romanya"dan da Cumhuriyet döneminde 120 bini aşkın kişi Türkiye"ye gelerek yerleşti. Yugoslav göçmenleriyle, Bulgaristan göçmenlerinin Türkiye"ye geliş şartları birbirinden çok farklı. Yugoslavya"dan gelenler serbest göçmen statüsünde oldukları için Türkiye"de kendilerine ev ve iş yardımında bulunulmadı. Ancak Bulgar göçmenleri yardım aldı.

1992 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırp katliamına sahne olan Bosna-Hersek"te yüz binlerce kişi ülkesini mecburen terk etti. Bunlardan 20 bin kadarı da Türkiye"ye getirildi. Bir bölümü İstanbul"un Pendik ve Bayrampaşa ilçelerinde ikamet eden akrabalarının yanına yerleşirken, önemli bir bölümü ise Kırklareli"ndeki göçmen kampında ikamet ettirildi.

Türkiye"ye son göç 1993 yılında gerçekleşti. 150 Ahıska Türk ailesi Rusya"dan Anadolu"ya getirilerek iskan ettirildi.

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 20"sinin muhacir kökenli olduğu tahmin ediliyor.

KULAĞINDA KÜPE OLSUN UNUTMA...(*)

Rumeli"nin dağı taşı ağlıyor
Kan içinde her şubaşı Ağlıyor
Parçalanmış gövdelerin yanında
Can çekişen arkadaşı ağlıyor...

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor
Issız kalmış bülbülleri ötmüyor
O sevimli ovaları kurd almış
Bir çobancık davarları gütmüyor

Kara toprak kandan olmuş kırmızı
Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı
Can evine canavarca saldırmış
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı

Mihraplara haç asılmış, ezanlar
Susturulmuş güm güm ötüyor çanlar
Camilerin minberleri yakılmış
Çizme ile çiğneniyor Kur"anlar

Ey Müslüman kendini hiç avutma
Yüreğini öç almadan soğutma
İnim inim inleyişi yurdunun
Kulağında küpe olsun unutma...

(*): 14 Ağustos 1913 tarihinde Tahirü"l Mevlevi tarafından yazılan bu şiir, Rumeli Muhacirîn-i İslâmiye Cemiyeti tarafından "Bulgar Mezalimi İntikam Levhası" halinde bastırılarak, muhacirlere gelir sağlamak amacıyla 20 paradan satışa çıkarılmış.

H.YILDIRIM AĞANOĞLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR):

GÖÇLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ KATLİAMLAR

Balkan Savaşı"nda Bulgarlar Çatalca"ya kadar ilerliyor. Çok büyük katliamlar meydana geliyor. En ciddi katliamlar 1829 Yunan bağımsızlığında başlıyor. İlk olarak Mora"da 20 bin insan öldürülüyor. Akabinde 1878"de Rus ordusunun arkasından gelen Bulgar eşkıya ve çeteleri Türk köylerini basıyor. O kadar çok katliam belgesi var ki arşivde...

Bu katliam ile ilgili küçük bir hikayeyi anlatayım. Bir Alman demiryolu memurunun anılarında geçiyor. O zaman demiryolu Avrupalıların tekelinde. 1878 savaşındaki anılarını anlatırken, "Yolda dört yüz tane cesede rastladım, üst üste yığılmıştı ve çıplaktı" diyor. "Kadın, erkek, çoluk çocuk. Karda önce çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşler. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım" diyor. Sağ kalan tek çocuk. Bu hikaye dengemi bozdu, çok etkilendim. Bunlar korkunç hadiseler. Katliamlar göçün en büyük sebebidir. Yoksa kimse keyfinden göç etmez. Diğer bir sebep yabancı devlet boyunduruğunda yaşamak istenmemesi.

1821-1911 yılları arasındaGirit"teki Müslüman ve Hıristiyan nüfus hareketi çok şeyler anlatıyor: 1821"de 160 bin Müslümana karşılık 129 bin Hıristiyan yaşıyor. 1911"de durum anormal derecede tersine dönüyor. Hıristiyan nüfus 307 bine çıkarken, Müslüman nüfus 28 bine geriliyor.

1878"de Bulgarların yaptığı Harmanlı katliamı diye bir şey var. 20 bin insanın aynı anda öldürüldüğü söyleniyor. Rakamları çok kolay söylüyoruz. Sadece Harmanlı"da olan katliam bu. Göç arabaları kafileler halinde birikiyor orada, Rus ordusu geçiyor, Bulgarlar arkadan gelip bunları temizliyor.

Bu olaylar olurken Osmanlı, 1912"de savaş çıkmadan önce bile bölgede hükümet konağı, okul, köprü, çeşme yaptırıyordu. Vatan olarak gördüğü için.

Benim tespitim, Balkan harbindeki göçte de katliam ve hastalık gibi sebeplerle 600 bin kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların tahminen 200 bini Bulgar katliamı yüzündendir.

Bu döneme ait, Amerikalı bir profesörün çalışması var. Profesör J. Mc. Charty 1829 ile 1923 yılları arasında 5 milyon sivil nüfusun eridiğini söylüyor. Profesör, "Araştırmaya başladığımda hep Batı"da Ermeni ve Rum katliamı olduğundan söz edilirdi. Ama 5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar"da ölmüştür, öldürülmüştür" diyor.

Göçün en önemli dört sebebi şöyle sıralanabilir: Ekonomik sebepler, dini sebepler, milli sebepler, en önemlisi de katliamlar.

MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ (KAFKAS VAKFI BAŞKANI):
"ÇERKESLERİN TELEVİZYON AÇMASINI DEVLET İSTİYOR..."

Avrupa Birliği"ne entegrasyon çerçevesinde ana dilinde yayın ve okuma hakkı tanınmasında Kuzey Kafkasyalıların direkt talebi olmadı. Bu yasa basında genellikle Kürtçeye özgürlük temasıyla işlendi. Halbuki yasada Kürt adı geçmiyor. Kürt söyleminden rahatsız olan devlet, Kürtçeye alternatif olarak veya Kürtçe ile birlikte Avrupa"ya şirin gözükme noktasında başka dilleri de hemen devreye sokmaya çalışıyor. Burada en harekete geçirebilecek dinamik dil de Çerkesçe. Türkiye"de Kürtlerin dışında göstermelik olarak Avrupa"ya görüntü çizebilecek televizyon yayını kim yapabilir ya da eğitimi kim verebilir? Çerkezler. Kürtlerle beraber bunları da harekete geçirelim tarzında bir zorlama. Talep Çerkeslerden gibi gözüküyor ama Kürtlere karşı dengeleme politikası. Derneklerimizde 15-20 senedir Çerkesçe okuma yazma kursları zaten açıyoruz.

Devlet içinde Çerkesçe okuma yazma kursu açmanın bir sıkıntısı yok. Olay sadece Kürtçe ile sınırlı kalsa orada da belki bir problem çıkmayacak. Arkasında sürekli olarak bir politik, siyasi amaç gördüğünden devlet Kürtçeye karşı hep mesafeli yaklaşıyor. Çerkesçe Kafkasya"da Kiril harfleriyle yazıya geçirilmiş. Türkiye"de Latin sistemiyle bir alfabe oluşturalım dedik ama son derece zor.

BAZI ÜNLÜ GÜRCÜLER

Zülfü Livaneli (Sanatçı-yazar), Nihat Gökyiğit (İşadamı), İsmet Acar (İşadamı), Nurettin Çarmıklı (İşadamı), Refaiddin Şahin (Eski Devlet Bakanı), Fehmi Yılmaz (İşadamı) Erol Aksoy (İşadamı), Hayati Asılyazıcı (Yazar), Saadettin Tantan (Eski İçişleri Bakanı), Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İsmail Kara (Yazar), Prof. Dr. İsmet Dindar, Prof. Dr. Bilal Dindar, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Sami Karaören (Gazeteci), Bayar Şahin (Sanatçı), Şükriye Tutkun (Sanatçı), Ümit Tokcan (Sanatçı), Hasan Fehmi Güneş (Eski İçişleri Bakanı), Kamil Sönmez (Sanatçı), Kadir Topbaş (İstanbul Belediye Başkanı), Sefa Sirmen (CHP Milletvekili), Aziz Yıldırım (Fenerbahçe Başkanı), Hayati Yazıcı (İstanbul Milletvekili).

BAZI TANINMIŞ ÇERKESLER

İrfan Atan (Güreşçi), Haydar Zafer (Güreşçi), Yaşar Doğu (Güreşçi), Adil Atan (Güreşçi), Hamit Kaplan (Güreşçi), Mahmut Atalay (Güreşçi), Ömer Seyfettin (Yazar), Ahmet Mithat Efendi (Yazar), Mizancı Murat (Yazar) Lemi Atlı (Bestekâr), Ömer Naci (Yazar), Mümtaz Göztepe (Yazar), Neveser Kökteş (Bestekâr), Muhlis Sebahattin (Bestekâr), İsmail Habib (Yazar), Prens Sebahattin (Yazar), Sebahattin Selek (Yazar), Rauf Orbay (Başbakan-TBMM Başkanı), Cemil Cahit Toydemir (General- İstiklal Savaşı Komutanı), Recep Peker (Başbakan), Bekir Sami (Dışişleri Bakanı), Yusuf İzzet Paşa (General-İstiklal Savaşı Komutanı), Eşref Kuşçubaşı (Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı), İsmail Canpolat (Politikacı), Fuat Carım (Büyükelçi), Emir Marşan Paşa (Asker, politikacı), Hakkı Behiç (İlk Maliye Bakanı), Ali Sait Akbaytugan (General, İstiklal Savaşı Komutanı), Abdulah Zühdü (Gazeteci), Ahmet Hamdi Bey (Şair), Ahmet Vasfi Zekerya (Yazar), Ahmet Saib (Yazar), Ahmet Şevki (Yazar), Ali Nazım (Eğitimci), Taha Akyol (Gazeteci), Aysel Alpsal (Hikayeci), Mevlüt Atalay (Hikayeci), Yaşar Bağ (Şair), Cafer Barlas, İsmail Hakkı Berkuk (Asker), Hikmet Birand (Ünlü botanikçi), Kamuran Birand, Orhan Boran (Sanatçı, spiker), Ratip Tahir Burak (Ressam), Sezgin Burak (Ressam), Ömer Büyüka (Dilci-şair), Şansal Büyüka (Spor yorumcusu), Ali Carım, Mehmet Fuat Carım (Eski vekil), Renan Demirkan (Tiyatrocu), Hayri Domaniç (AP Genel Başkan Yardımcısı), Adnan Hunca (Hunca Şampuanlarının kurucusu), Şaban Karataş (TRT eski Genel Müdürü), Kandemir Konduk (Mizah Yazarı), Kazım Köylü, Hüseyin Nail Kubalı, Ayla Kutlu (Ressam), Halit Kıvanç ( Sunucu, spiker), Ali Nihat Tarlan (Edebiyat Tarihçisi), Fuat Uluç (Hıncal Uluç"un babası), Hıncal Uluç (Yazar-yorumcu), Aytunç Altundal (Teorisyen), Nazım Ekren, Ahmet Tezcan (Başbakan Danışmanı), Canset (Oyuncu), Deniz Akkaya (Manken), Türkan Şoray (Sanatçı), Senemis Candemir (Oyuncu), Mehmet Aslantuğ (Sinema oyuncusu), Ediz Hun (Sinema oyuncusu-siyasetçi), Erkan Özerman (Organizatör), Tayfur Havutçu (Milli oyuncu-BJK futbolcusu), Sülemyan Seba (Beşiktaş Spor Kulübü eski Başkanı).

DOÇ. DR. GÜLFETTİN ÇELİK (MARMARA ÜNİVERSİTESİ İ.İ.B.F.):
MUHACİRLER OSMANLI"YI SANAYİYE YÖNELTTİ...

Osmanlı tımar sistemini, çifthane üretim biçimi ve işletme modelini 19. yüzyılın sonunda da uyguluyor. Bu model nüfusun istihdamını kolaylaştırdı. Araziler boştu, muhacirler üretici olarak aktarılabilirdi. 1858"deki arazi kanunnamesiyle küçük işletmecilik öne çıkarıldı. Özellikle 1877-78 savaşı sonrası muhaceretlerde, insanların hangi bölgeden geldiği ve hangi mesleği icra ettiği dikkate alındı. Muhacirler birkaç yıl içinde üretime katılarak ekonomiye katkı sağladı. 1880"lerden 1914"e kadar Anadolu"daki üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskan edildi. Bu da Osmanlı"nın şehir zanaatlarına bir katkı. 1850"lerde Osmanlı"da gayrimüslim yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa"nın sanayisiyle bütünleştirilmeye çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.

Avrupa"da sanayileşmenin en temel ihtiyacı emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkanlarıyla Batı tarzı kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi. Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.

Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı"yı bu tercihe bazı şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.

Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa"dan Bağdat"a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dahilinde Bağdat"a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi. Sultan Abdülhamit buna izin vermedi. Demiryolu güzergahı hattına çok yoğun bir nüfus yerleştirdi.

                                                                                          AKSİYON DERGİSİ


..................