« Önceki |
  
 ...:::wWw.GoCMeNKoLiK.CoM:::.... BİR MACIR; Akın akın Bulgarski Müzika dinler. Diskoya gider Kendine Bulgar dedirtmez. Çifte vatandaş olmalıdır. Senede en az bir kere Bulgaristan'a gider. Ayrıcalıklarını kötüye kullanmaz. Kınalarda, kıroların macır kızlarına laf atmasına müsade etmez. Fafla, zakuska, baniçka, kifla, miliçka,lutenitsa gibi yiyecekleri hayatından eksik etmez. Sıcak kanlıdır, macır ortamlarına hemen uyum sağlar, Ortam yapar Evropalı Türk olduğunu belli eder. Sınırdan, grozdova, domaşno,peşterska, fafla, lutenitsa, şpekof gibi malları kaçak geçirmez; yasalara uyar. (Bu mamülleri kaçak geçirse bile kendini yakalattırmaz, bunun sebebide yaşlıların çantalar üzerine okudukları dualardır) UEFA maçlarında, Türk takımlarına karşı Bulgar takımlarını tutmaz. Macırcası kuvvetlidir ve bu şekilde konuşmaktan çekinmez; Mabbetçidir, esprilidir. Bulgaristan Chat kanallarına takılır. Macır oyun havalarını iyi bilir. Çalışkandır, en az 3 kat ev yapar, bundan aşağısı kurtarmaz; en üst katı bitirince de üstüne Türk bayrağını diker. Geçmişiniunutmaz. Türkiye'de zengin olup yıllar sonra BG'ye giderek sonradan görme tavırlarını takınmaz, Ordakilere hava basmaz Bulgaristandaki soydaşları düşünür; Seçim olduğunda BG'deki Türk partileri için oyunu kullanmayı ihmal etmez.
RAZGRADLI ...:::wWw.GoCMeNKoLiK.CoM:::...


Ne mutlu türküm diyene!  **************************************************** NOT:Macırlar" diye bir millet yoktur, türkler vardır. Biz de türküz, balkan türkü. "Macır" kelimesi arapça "muhacir" kelimesinden gelir, türkçe anlamı "göç etmiş", "göçmen" demektir...biz bulgaristan türkçesiyle "macır" diyoruz, yani "göçmen". Ne mutlu macırım diyene...ne mutlu balkan türküyüm veya bulgaristan türküyüm diyene anlamı taşıyor...Peki diğer balkan ülkelerinden gelen soydaşlarımız nedir, onlar da mı "macır" ve "göçmen"...öyle mi diyorlar kendilerine onlarda? Batı Trakya, Makedonya, Eski Yugoslavya, Romanya'dan gelenler mesela...bilmiyorum. Sonuş olarak bizim konuştuğumuz dil de "macırca" bir dil değildir...has türkçe'dir. Questrun Questrun Has Göçmen
    
Bizimkiler de 1924'de mübadeleyle gelmişler İstanbula.Çatalca tarafından toprak verilmiş,oraya yerleşmişler.
Tam anlamıyla bilimsel olmasa da aile büyükleri arasında yaptığım araştırmaya
göre Selanik türklerinin soyu Karamanoğullarına,ordan da Orta Asya'ya
dayanıyormuş.Orhun Yazıtlarında Türk ırkının sarışın ve çakır olduğunun
yazıldığını okumuştum biyerde.
Ne Mutlu Türküm Diyene diyip hemşehrilerime selamlar gönderiyim.
Axl Rose ***************************************************************
Tam beni tarif etmişsin abicim......Ok atmışım....
At binmişim.... Kıl çadırda kımız içmişim...Küffara kılıç çalmışım..... Koyun otlatmamışım yani.....
quote=Sakura;9687562]
Bizimkiler de 1924'de mübadeleyle gelmişler İstanbula.Çatalca tarafından toprak verilmiş,oraya yerleşmişler.
Tam anlamıyla bilimsel olmasa da aile büyükleri arasında yaptığım araştırmaya
göre Selanik türklerinin soyu Karamanoğullarına,ordan da Orta Asya'ya
dayanıyormuş.Orhun Yazıtlarında Türk ırkının sarışın ve çakır olduğunun
yazıldığını okumuştum biyerde.
Ne Mutlu Türküm Diyene diyip hemşehrilerime selamlar gönderiyim.
Axl Rose ***************************************************************
Tam beni tarif etmişsin abicim......Ok atmışım....
At binmişim.... Kıl çadırda kımız içmişim...Küffara kılıç çalmışım..... Koyun otlatmamışım yani.....
quote=Sakura;9687562]
|
|
En çok ta yapılan yanlış Roman ağzı ile (özellikle "abe,"sipali" gibi kelimeler) Trakya şivesi karıştırılıyor.İkisi çok ayrı şeyler.Trakyalılar (gacallar) muhacirler gibi yayık konuşmazlar.İstanbul Türkçesiyle paralel bir konuşma sergilerler.Ünlemleri daha değişiktir."beya","mari","bre","h" harfini yutma gibi değişiklikler mevcuttur.Fakat yeni nesillerde mari,bre "h" harfini yutma gibi eylemler daha az gözükür.Muhacir ağzı ise bambaşka bir olaydır.En çok onunla dalga geçilir (TV LERDE) Bu ağızda ilginç kelimeleri farklı yerlerde görebilirsiniz.(Tostu kaça kıstıreysınız be canım?)Ama tüm bunlara rağmen yöresel ağızlar dalga geçilecek unsurlar değil kültürümüzün zenginliğini ve çeşitliliğini gösteren unsurlardır... | |
|
MUHACİR KİMDİR? Hicret eden, yerleşmek üzere başka bir yere zorla gönderilen Allah’ ın rızası için göçen, Allah’ ın rızasını yerine getiren Osmanlı Devleti’nin toprak kaybı üzerine, Türkiye’ye gelen Müslüman Türkler, Allah’ın yasaklarından uzak duran, Kendi isteğiyle değil, devletlerin anlaşması ile göçe zorlanan, İnançları ve milliyetleri yüzünden göçe tabii tutulan, Muhacir olmak herkese nasip olmaz, Muhacir olmak peygamber efendimizle birlikte anılmaktır. |
|
Kur' an-ı Kerim' deki Muhacir' in ile ilgili Bazı Ayetler : EN – NAHL – 41 41- Kendilerine zulüm yapıldıktan sonra ALLAH yolunda hicret edenleri, biz dünyada mutlaka güzel bir şekilde yerleştiririz, Ama bilseler, Ahiret ecri herhalde daha da büyüktür. EL – ENFAL – 74 74- İman edip muhacir olanlar ve ALLAH yolunda cihad edenler, birde onları barındırıp yardım edenler yokmu? İşte onlar, gerçek müminlerdir. Bunlara, bir mağfiret ve bol rızık vardır. EN – NAHL – 42 42- Onlarki, sabretmişlerdir ve ancak Rablerine tevekkül ederler. EL – HAŞR – 8 8- (İmrenin) O fakir muhacirlere ki, yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır. ALLAH' dan bir fazl-u ihsan ve rıza ararlar. ALLAH' a ve Peygamberlerine yardım ederler. İşte bunlar, sadıkların ta kendileridir. |
Osmanlıdan sonra Türklük çok boyutluluk kazanmıştır diyenlere cevap....
1. Türklüğün soyla sopla, dinle ilgisini kuramamanıza şaşmak gerekir. Peki Türklük neyle ilgilidir? Türklük, bir soyun adıdır ve Türkler, Müslüman olduktan sonra İslamiyet'in hamisi rolünü üstlendikleri için Türkler dinleriyle beraber anılmaya başlamışlardır. 2. Dünya vatandaşlığı diye bir şey yoktur. Bu ayak kesen tanımlama bizim tarihimizdeki realiteye uymaz. Bir zamanlar Avrupa'yı medeniyetin beşiği görenler, Çanakkale'de, Kahramanmaraş'ta, Adana'da, Şanlıurfa'da, Gaziantep'te Fransız'ı, İtalyan'ı; İstanbul'da İngiliz'i, İzmir ve Ege'de Yunan'ı görünce medeniyetin beşiğini değil, "tek dişi kalmış canavarı" gördüler. 3. "Kafatası Milliyetçiliği"ni Türkiye'de aramak yerine başka yerlerde arayın bence. Mesela, sizin "gocunmadığınız" Ermenilerin Hocalı'da (Azerbaycan) neler yaptığını, kundaktaki bebeğe kadar nasıl öldürdüklerini görün de "kafatası milliyetçiliğini" öyle değerlendirin bence. Bana Iğdır'dan 115 yaşındaki bir dede anlattı, hem de TV programında, Doğudaki Ermeni mezaliminin kelimelerle tarif edilemeyecek kadar vahşet boyutu vardır. Asıl ırkçılar onlardır. 4. Sizin yaşadığınız yer neresi bilmiyorum ama halkın kendi arasında yaptığı her şakayı ciddiye almayın lütfen. Her bölgede böyle esprileri birileri, birilerine yaparlar. Bu sözler, karşıdakini kızdırmak içindir, gerçekleri ifade etmek için değildir. 5. Osmanlıdan sonra Türklüğün çok boyutluluk kazanmasından maksat, çok ulusluluk ise "çok boyutlu Türklük" kavramı yerine "kader birliği" kavramını yeğlerim ki bugün için de geçerlidir. Türk Milleti ile "kader birliği" yapan herkes, tarih boyunca en ufak bir ayırım göremezler. Anadolu'ya Boşnakların, Arnavutların gelmeleri bu yüzdendir. Çünkü, Osmanlıyı satmayanlara, Osmanlıya ihanet etmeyenlere Türkiye Cumhuriyeti kapılarını sonuna kadar açmıştır. Bu en doğru karardır. Bugün de Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet yaşaması için "kader birliği" eden insanların soylarının nereye dayandığını kim sorar ki? Şehitlerimize baksanıza, Türk, Kürt, Çerkez, Boşnak, Gürcü, Arap, hangi soydan gelirse gelsin, hepsi de bizim evladımız, hepsi de Mehmetçik, hepsi de şehit...
Kırcaalihaber sitesinden alıntı:
http://www.kircaalihaber.com/?pid=8&id_aktualno=112 BAZILARI T.C. KİMLİĞİNİ HAK ETMİYOR
Geçenlerde bir dava arkadaşımın, Türklerin ancak zor anlarında birlik ve beraberlik içinde oldukları yorumunu isabetli buldum. Bunun örneklerinin Rus-Türk Harbi, Balkan Savaşı Çanakkkale ve Millî Mücadele yıllarında yaşandığını görmek mümkün. Yine bunun tarihteki en yakın örneği de 1984 yılı sonlarında Jivkov hükümetinin Bulgaristan Türkleri’nin isimlerini değiştirdiği günlerdir. O trajik günlerde Bulgaristan’da isimleri değiştirilen Sütkesikliler, Kirlililer, Mestanlılılar, Alvanlılar köy ve kasaba meydanlarında adları için, Türk kimlikleri için canları pahasına tek vücut olup direnişe geçtiler, onlarca şehit verdiler. Öte yandan Anavatan Türkiye’de halkın gece gündüz, soğuk sıcak demeden meydanlarda düzenlenen miting ve protesto yürüyüşlerinin sedası bugüne dek kulaklarda yankılanıyor. O birlik, beraberlik örneği sergilenen günler asla unutulmuş değil, unutulamaz da. Beş yıl süren (bazıları için) Jivkov’un totaliter rejiminin baskıları Mayıs 1989 yılında sona ermeye başladı. Önce direnişçiler birer ikişer bavulla Avusturya’ya gönderildi. Aynı yılın haziran ayında Kapıkule ve Dereköy sınır kapılarından yüzbinleri aşan Bulgaristan Türk’ü Anavatan bildiği Türkiye’ye sığındı. Yüce Türk Devleti ve Türk milleti gelen muhacirleri ‘soydaşım’ diyerek bağrına bastı. Vakti hali olanlar evlerini soydaşlarına açtılar, özel ve kamu işletmelerinde iş yerleri açıldı. Devlet baba, okulları, askerî kışlaları açarak aş evlerini hizmete soktu. Kirada oturanların iki yıl boyunca kirası devlet tarafından karşılandı, on binlerce konut yapılarak uygun ödeme koşullarında soydaşlara dağıtıldı. Son bir asırdan beri Bulgaristan’dan Türkiye’ye yapılan göçlerden, en rahat göçü son muhacirlerin yaşadığını kimse inkâra kalkmasın. Bizi soydaşım diyerek bağrına basan Bursalı zenginlerin o günlere rastlayan kurban bayramında, kurban bağışladıkları soydaşların kurbanın etinden meze yaparak eğlendiği görüldü. Âlicenap Türk milleti o zaman “Komünistler kardeşlerimizi bu hale getirmişler” deyip belki affetmişlerdir. Yine o yıllarda bazıları kendi aralarında anlaşma aracı olan Bulgarcayı daha sık kullandılar. Bunu da geçelim; bir haftada, bir ayda Türkçeyi öğrenecek halleri yoktu. Yine eski alışkanlıklar icabı bazı bacılarımız açık saçık gezerek, erkeklerin gözünün içine bakarak kahkahalı gülüşlerle yolsuz damgası yemeden edemediler. Birileri de çalıp çırpacak bir şeyler bulamayınca, Türkiye’den geri döndüler ve döndüklerinde de ezan sesinden rahatsız olup, uyuyamadıklarını söyleyenler olduğunu duyduk.
DOĞRUYUZ, ÇALIŞKANIZ, BAŞARILIYIZ
Şu anda Bulgaristan göçmenlerinin refah seviyesi Türkiye ortalamasının üzerinde. Sanayi, ticaret, spor, ilim ve sanatta maharetlerini gösterenlerle gurur duymamız gerek. Geçenlerde İzmir’de bir düğünde Nefize Abla beş torununun üniversiteli olduğunu söyledi. Oysa Bulgaristandayken onun köyünden otuz yılda bir üniversiteli çıkmamıştı. Soydaşlarımız esrardan uzak, terörü kınayan, cinayete karışmayan kimlikleriyle de dikkati çekiyor. Yetkililer aferin diyor. Bu konularda kusurumuz yok. Birçoğumuz caminin kapısının nereden açıldığını da öğrendi, orucunu da tutar oldu, kandil gecelerini de tebriklemeye başladı. Genç neslin doğru dürüst Türkçesiyle gurur duymamak elde değil.
TÜRKLÜKLE BAĞDAŞMAYAN DAVRANIŞLAR
Anavatan’a Türklüğü ve Müslümanlığı korumak için göçedildiği yedi düvelde duyuldu. Aradan on dokuz yıl geçti. Geriye dönüp yaşanan göçün bilançosuna bir bakarsak, acaba her gelen soydaş Türk kimliğini hak etti mi? Ne yazık ki hayır! Türkiye’ye Türk gibi yaşamaya geldiğimiz takdirde bunun bilincinde miyiz? Bir çoğumuz evet, ama yine o bazıları hayır... İçlerine yerleşen Bulgar örf ve adetlerinden kendilerini 19 yıldan beri kurtaramayanlar; Türklüğünüzü aramaya gelip (O da şüpheli. Belki zengin olmaya gelmiştir) Bulgarlığından hiç taviz vermemeye çalışanlar: O ki, sakallı birini görse dindar, yobaz diye küfrü bastığını kulaklarımla duymasam inanmazdım. Türk Müslümandır, Osmanlı döneminde ve daha sonraki yıllarda senin deden de sakalla gezer, namaz kılardı. Sen ki bayramı bayram günü olarak tanımaktan aciz, birinci günü evinin son katında inşaat işiyle uğraşıyorsun. Bayramları İzmir’de geçirdiğimden ancak son iki bayram İstanbul’da kaldım. Büyüklere saygıda kusur etmeyelim diye birkaç aileye ziyarete gittik. Ev sahibinin evindeki misafir yeğeninin elinde rakı kadehini görünce, gittiğime pişman oldum. Göçmen semtlerindeki halk pazarlarında soydaşların tezgâhlarında domuz salamı, göçmenler tarafından talep olduğu için satılıyor. Bulgaristan’da adı ‘kebapçe’ olan köfteler domuz etinden yapıldığı bilinmesine rağmen, oraya gidip yiyemeyenler için Türkiye’ye getirilip birçok yerlerde satışı yapılıyor. Ya göçmen düğünlerine ne diyelim. Hele de bu düğünler göçmen konutlarındaysa, hiç sanat değeri olmayan “Kamınite padat”, “Çerno More” gibi çalga türkülerinden Türk müziği örneklerine sıra gelmiyor. Göçmenlerin arasında bulgarların müzik kültürünü yayma elçiliğini yapanlar var. Müziğin dili evrenseldir. Sanat seviyesi olan bütün dünya halklarının müziğine benim de saygım var. Sözüm, Bulgarların Lili İvanovası’na, Emil Dimitrov’unun yaptığı sanat değerli müziğe değil. Müzik müsveddelerini İstanbul, İzmir, Bursa, Çorlu gibi göçmenlerin yoğun olduğu mahallelerde düğün salonu, kafeterya, lokantalarda, Bulgaristan’a seyahat yapan otobüslerde çalga denilen, Türkçe olmayan, yarı makedonca, yarı sırpça ve bir o kadar da bulgarca sayılan sanat dışı bir şey dinletilmesinedir. Bu müzik bugün tüm göçmenlerin uğrak yeri olan kafeteryalarda, 24 saat dinlenen cıngırtıdır. Ve işin kötü yanı Türkiye’de doğan çocuklarımız bile bu cıngırtının hayranı olup çıkıyor. Lâleli’de işlerin daha iyi gitmesi için Bulgar ismiyle kart bastıranlar da vardı. Güzel kardeşim, sen kendi kimliğini maddî çıkar karşılığında satacaktıysan, Bulgariya’da evini bırakıp buraya gelmene gerek yoktu. Orada da para kazanmanın yolları açıldı ve zengin olmak daha kolay.
SİZ BU ADLARA LÂYIK DEĞİLSİNİZ
Beni Belene Kampı ve sürgünde geçirdiğim 44 ay verem edemedi, ama 89’da Türkiye’ye göç edip T.C. kimliğini alanların (içlerinde devlet memuru da var) bazıları ceplerinde Bulgar adıyla Bulgar pasaportlarını kullananlar verem edecek. Onlar ki T.C. kimliklerinde ÖZTÜRK, ULUSOY, TÜRKSOY, TÜRKSEVER, YÜCETÜRK, VATANSEVER gibi anlamlı soyadları bulunan, ama sınır kapısında Bulgar pasaportlarında Milena, Martin, Sevdalin, Anna, Biser olarak okunanlardır. Bunun nasıl bir duygu olduğunu soracak mercii bulamıyorum. Bu kendini bilmezler kardeşim olsa bile kardeşim demeyeceğim gibi, kardeşlikten men ederim, öylelerinin T.C. kimliğini hak etmediklerini sanıyorum. 1984’ün sonunda Kırcaali köy ve kasabalarında, Alvanlar’da, 1989’da Şumnu ve Razgrat köylerinde, Varna’nın Sarıkovanlık’ta şehitler işte öyleleri gibilerinin şimdi kabullenmediği Türk adı için şehit düştüler. Şimdi mezarda o şehitlerin kemikleri sızlamaz mı? Senin içindeki bencillik her şeye karşı bir zırh olmuş. Türkiye devleti yansa bile senin umurunda olmaz, sen kendi rahatına bakarsın, maaşının ya da kazancının artmasını düşünür, askerlik çağındaki oğlunun vatanî borcunu yapmaması için çareler araştırmaktasın. Senin gibi nemelâzımcının, ‘bananeci’nin millî bayram, kandil gecesi, zafer bayramı gibi günler, göçmen derneği, Balkan Türkleri gecesi misali sosyal ekinlikler umurunda değildir. Senin gibilerinin hiçbir kitap alıp okumadığı da bir gerçektir. Rabbimizin insana ilk şartı ‘Oku!’ olmuş. Bunu hiçbir yerde duymadın ki... Böyle ulvî bir kelimeyi duyacak yere gitmezsin sen. İşte ben bunun için seni kendimden dışlıyorum ve senin gibilerine soydaşım diyemiyorum. Birileri bir yerde Bulgaristan Türklerine “Bulgarlar” ya da “Bulgar Türkleri” dediği zaman haddimi aşarak küfür ettiğim oldu. Daha sonra yine bu bazılarının tutum ve davranışlarını görünce buna prim verildiğini anladım. Biz, biz olalım, bu prim veren fosilleri aramızdan temizleyelim! Sözüm bu ‘bazılarına’; Bu devletin misak-ı millî sınırları kâğıt kalem üzerinde oluşturulmadı. Türkiye devleti bugünkü sınırları içinde kalabilmesi için çok şehit kanı döktü. Türkiye Türklerindir ve denizler içindeki pislikleri sahile attığı gibi bu devlet de içindeki ikiyüzlüleri bağrında barındırmaz, atar. Türkiye’ye Türk gibi yaşamaya geldiyseniz, bu toplum içinde bozuntu olarak sırıtmayın. Bu devlet sahipsiz değildir. Bu topraklara neden gelindiğini bir daha düşünün. Bunu, başkaları kulağınızdan tutup hatırlatırsa, o zaman iş işten geçer.
VAAZ
Merhum Bor Müftüsü Nail Efendi, göçmenlerimizin geldiği sırada bir gün bahçesine gider. Görür ki yaşlı bir ağaç kesilmiş, parçalanmış, pürleri taşınmış, birkaç parça kalın gövde kalmış. Vaaz konusu tam kıvamını bulmuştur. Namazdan sonra vaaza başlar;
-‘Ey cemaati müslimin. Benim şehir içindeki bahçeden ağaç kesmişler, parçalar pürlerini götürmüşler. Kalmış birkaç gövde. Böyle olmuş ey.’ Herkes sözün nereye varacağından habersiz yahut varacağını sandığı sonuçtan adeta mahcup bekler, o hala devam eder.
-‘Kim yapmış bunu biliyormusunuz?Yeni göçmenler. Yapar ya. yapsın. Soğukta evsiz barksız, ateşsiz, aç, susuz ne yapacak onlar? Onları o halde bırakırsak bu yaptıklarının günahı bize ait. Benim bağa girenler gelip kalanları da götürsünler, hatta diğer ağaçları da kessinler, benden helal olsun.’der. İşte halka inip oradan yüreklere işleyen bir vaaz. Ertesi gün yardım, asil bir feragat şeklinde oluk gibi akar.
SABAH GAZETESİ YAZARI Emre AKÖZ’Ü
KINIYORUZ
Sn Aköz , 24 Nisan 2008 tarihinde gazetenizdeki köşenizde yazdığınız “Kitapsızların Zaferi” başlıklı yazınızdaki “Tercümeci Rumeli aydınlarının topluma vereceği bir şey kalmadı.Epeydir patinaj çekiyorlar” ifadesi ve bu konuya benzer olarak 2007 yılında Michigan Üniversitesinde öğretim üyeliği yapan Mücahit Bilici’nin konu ettiği “Türkiye’deki mücadele aslında balkanlar ile Anadolu arasındaki mücadeledir.Bir tarafta Türk olmadıkları halde Türklüğü benimseyip genelleştirenler , diğer tarafta etnik olarak Türk oldukları halde üzerlerine özel tanımlanmış bir Türklük empoze edilenler var.Bir tarafta Batılılar , sözümona laikler ve göçmenler var , diğer tarafta Anadolular , dindarlar ve yerliler var….” şeklinde uzayıp giden yazısı arasındaki zihniyet benzerliği bizleri hakkınızda derin bir hayal kırıklığı ve kuşkuya düşürmüştür.
Ülkemiz üzerinde uluslarası camia tarafından oynanan bölme ve parçalamaya yönelik oyunlar sonucu yeterince mevcut olan çatışma alanlarına katkılarınızla bir de Rumeli-Anadolu çatışmasının zemini mi yaratılmak isteniyor acaba ?
Türkiye’nin çimentosu olan Rumeli Göçmenleri , her alanda fikir ve hizmetleri , sanayi ve tarımda üreticilikleriyle ekonomiye katkıları ; Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Türkiye Cumhuriyetinin bölünmez bütünlüğüne sarsılmaz bir inançla ile bağlılıklarıyla temayüz etmiş , her türlü ayrımın ve ayrımcılığın karşısında olmuşlardır.Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da topluma vereceğimiz çok hizmet vardır ve hizmet etmeye devam edeceğiz.
Bu nedenlerle ;
TÜRK HALKININ BÖLÜNME VE CEPHELEŞMESİNE SEBEBİYET VEREBİLECEK KARANLIK ZİHNİYETİ VE KAŞ YAPIYIM DERKEN GÖZ ÇIKARAN KALEM SAHİPLERİNİ ŞİDDETLE KINIYORUZ.
Süheyl ÇOBANOĞLU
Rumeli Balkan Türkleri Federasyonu
Genel başkan Vekili
2008 YAHYA KEMAL YILI... 2008 yılı büyük Türk şairi ve fikir adamı Yahya Kemal Beyatlı'nın aramızdan ayrılışının 50. yıl dönümüdür. Bu sebeple T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2008 yılını Yahya Kemal yılı ilan etmiştir. Ancak ortalık bu konuda pek sessizdir. Herhalde konu Yahya Kemal olunca bu sessizliği de pek yadırgamamak gerekiyor. Yahya Kemal ; etnik milliyetçilerin,numaralı cumhuriyetçilerin, AB'cilerin, ABD'cilerin, mandacıların, bölücülerin, tarikat ve cemaatçilerin hoşlanmadığı ve Hiçbir zaman asla hoşlanmayacağı büyük bir Türk evladıdır. Gazi Paşa'nın etrafında Türk Kurtuluş Mücadelesinin başta Mehmet Akif, Halide Edip, Yakup Kadri olmak üzere diğerleri ile birlikte fikri alt yapısını hazırlamış,sonrasında da “Türk Rönesansı” olarak nitelendirilebilecek başlangıcı, şiir ve düz yazıları ile kaleme almıştır. Yahya Kemal belki de bunları yapmaktan yani Türk Milletinin varlığını ortaya koymaktan, hakkımızı hukukumuzu aratmaktan, İstiklal Mücadelesine katılmaktan, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna katkıdan ve Büyük Türk Uygarlığı'nı gözümüzün önüne getirmekten dolayı yanlış yapmış hatta suç bile işlemiştir. Bazılarının onun hakkında böyle düşündüğüne yüzde yüz eminim. Başka bir millet ,Yahya Kemal gibi bir değere sahip olsa, kim bilir onun hatırasına neler yapmazdı !!! Bunları yazıyorum çünkü ölümünden sonra bu büyük şairimiz bazı mihraklar tarafından unutturulmak istenmiştir. İyi ki İstanbul Fetih Cemiyeti,Yahya Kemal'i Sevenler ve Rumeli Türkleri Dernekleri vardı da Yahya Kemal hatırlanır haldedir. Yahya Kemal'i unutturmak isteyenlerin başında ne yazık ki ; İstiklal Mücadelesinin ruhuna vurgu yapmaktan sürekli kaçarak Çanakkale ruhuna vurgu yapanlar vardır. Onlara göre Çanakkale 'yi ümmet, İstiklal Mücadelesini millet yapmıştır. Oysa yanıldıkları ya da çarpıttıkları gerçek, her iki mücadeleyi de aynı zamanda Hazreti Peygambere ümmet olan Türk milletinin yapmış olmasıdır. Burada kafa karıştırmak için gösterilen gayret en üst düzeydedir. Çanakkale ve İstiklal şairi olarak gösterilen Mehmet Akif dini sebeplerle baş tacı yapılıp hakkı teslim edilirken, Yahya Kemal'in hak ettiği ilgiye görmemesi ve geri plana atılması şer güçlerin planlı bir oyunudur. Çanakkale'de şehit düşen vatan evlatlarının hepsi Türk oldukları ya da kendilerini Türk olarak gördükleri için düşmana karşı savaşmıştır. Ancak “TÜRK” adından rahatsız olanların, milletimizin düşman karşısındaki mücadelelerini bile ayrıma tabi tutmak sureti ile zihinleri bulandırması ,milletimiz üzerinde ne yazık ki etkili olmaktadır. Günümüzde Çanakkale Ruhu'nun istismarcıları ,ülkenin değerlerini yabancılara peşkeş çekmiş, ekonomisini Çanakkale'yi geçirtmediklerimize teslim etmiş ve 301. maddeyi kaldırma sözü vererek de dün Çanakkale'de yapılamayanları yapma gayretlerini tamamlama çabasına düşmüşlerdir. Oysa biraz Yahya Kemal'i okusalar ve anlasalardı eminim yaptıklarından müthiş derecede utanırlardı. Yahya Kemal'i okuduğunuzda zihniniz berraklaşmakta ve Büyük Türk Milleti'nin gerçekleri ile karşı karşıya kalmaktasınız. Böyle bir şair için sessiz kalmak her türlü izahtan noksan olmakla birlikte sessizliğe dair sebepler çok açıktır. Yahya Kemal Beyatlı bir evlad-ı fatihandır. Osmanlı- Türk Devleti'nin Avrupa'da direnebilmek için başkentini taşımayı ciddi bir şekilde düşündüğü Üsküp şehrinde doğmuş ve büyümüştür. Bu nedenle, Rumeli topraklarımızın her hususiyeti, Yahya Kemal'in şiirini ve fikirlerini doğrudan etkilemiştir. Bunu da “fatihlerin çocukları” mefhumunun kendisi üzerinde yarattığı tesirin ölünceye kadar silinmeyeceğini söyleyerek,ifade etmiştir. Günümüz, Türk Milleti'ne sövenlerin, hakaret edenlerin, soykırımla suçlayanların takdir gördüğü ve moda haline geldiği bir zaman dilimidir. Onlar elbette Yahya Kemal'i anacak değildir. Ancak kendisini Türk Milleti'ne mensup gören ve bundan gurur duyan insanlarımızın Yahya Kemal'i hakkıyla anmaları gerekmektedir. Bilinmelidir ki; milletimize ve devletimize hizmet edenlerin gerçekte öldükleri günün; unutuldukları gün olduğudur. Bu sebeple Yahya Kemal'in kalplerimizde ve düşüncelerimizde yaşadığını ispatla yükümlüyüz. Onun için bu büyük şairi ebedi aleme uğurladığımız sürenin 50. yılında doğduğu şehir Üsküp ve hayran olduğu şehir İstanbul başta olmak üzere Türkiye ve Balkanlarda törenlerle anmalıyız. Sanatın evrenselliğini de göz önüne alırsak çoktan bir dünya şairi olmayı hak etmiş olan Yahya Kemal, dünyanın dört bir köşesinde onlarca dile çevrilecek eserleri ile insanoğlu ile buluşturulmalıdır. Türk Akıncılarının dört nala koşturuşunu Tanrı Dağlarından başlatarak, Tuna'ya, Kosova'ya, Belgrad'a, Budin'e ulaştıran bu büyük adamı velhasıl hem ona hem kendimize yakışır bir biçimde anmalıyız. T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ve Sayın Bakan Ertuğrul Günay'a 2008 yılını “YAHYA KEMAL YILI” olarak ilan etmiş olmalarından dolayı teşekkür ederim. Yine bunu gündeme taşıyan Hürriyet Gazetesi yazarı Doğan Hızlan'a da müteşekkirim. İstanbul Fetih Cemiyetindeki dostlara yaptıkları hizmetler için söyleyecek söz bulamıyorum. Daima var olsunlar. İnşallah Yahya Kemal'in Üsküp'lü hemşehrilerinin kurduğu Rumeli Türkleri Derneği ve Vakfı bu konuya el atarlar, hep birlikte Yahya Kemal'i anar ve onun fikriyatını Türk kamuoyunun önüne bir kez daha getirmeyi başarırız. Biz yapamazsak, Yahya Kemal'in “1918” şiirinde ; “vatanda korkulu rü'ya içindeyiz,gerçek fakat bu çok süremez,mutlaka şafak sökecek ateş ve kanla siler,bir gün ordumuz lekeyi bu,insan oğluna bir şeyn olan,mütarekeyi” diyerek ruh verdiği Türk çocukları bu anmayı hakkıyla yerine getirir ve Türk'e düşman olanların varsa yeni bir mütarekesini, bir kez daha silip atarlar.
Özcan Pehlivanoğlu RUMELİ BALKAN TÜRKLERİ FEDERASYONU Genel Başkanı o.pehlivanoglu@superonline.com
|